31 Ekim 2008 Cuma

Güneş Tanrısı Helios’u Kızdırmayalım!





Evet, bu naçizane tavsiyeme kulak verin.
Zira Yunan Mitolojisinin işi en zor; sabah 6, akşam 7 durmadan dünya ekseninde dönen, atının yemiydi, meridyenin düzlemiydi, öğle molasından bir haber, sigortadan yoksun, emekliliği ise neredeyse hayal olmuş en iş kolik tanrısı bu ilanları görse herhalde sinirden küplere biner; hatta olayı savcılığa taşıyarak “şahsıma hakaret ve küçük düşürücü” nedenlerden maddi, manevi şikayette bulunurdu.
Oğluna bile bu konuda acımayan (aslında oğlunun salaklığıdır ya) bir tanrı, sizi çok kolay harcar :P

Çalışmamız, güneşin “benden parlağı yok” edasında takıldığı bir ortamda ilginç bir tezat yaratması bakımından imgeyi yani doğal olarak yaratıcı fikri, dişleri göz alıcı parlaklıkla buluşturan macun temasıyla birleştirerek anlatması farklı olmuş. Golf ve Tenis versiyonlarında güneşe kafa tutan diş parlaklığının oyuna bile etki edebilecek güce sahip olmasının verdiği korkunun yarattığı örtünme dürtüsü biraz abartılı olsa da, tüketiciyi ilan üzerinde durup incelemesine katkıda bulunacak etkiye sahip olduğunu söyleyebiliriz. Abartı noktasında ilanın hunharca katledilmesini istemem, çünkü tuhaftır, sanki bu ton ilanın yaratıcı fikir noktasında espri kaynağı olmuş. Bu da doğal olarak ilana biraz hareket biraz da boyut katmış.

Plajdaki kızın ise diğerlerine nazaran daha farklı bir duruş ve anlatım sergilediğini düşünüyorum. Parlaklığın ve göz alıcılığın doğal olarak en yoğun yaşandığı yer olan (deniz, ışınlar, kum ve deniden yansımalar) plajda, rahatsızlık yaratacak () faktörlerin dışında, kendinde fakat diş macunundan kaynaklanan etkilerden duyduğu aşırılığı fikrin senaryo aşamasında başarıyla canlandırması bence gayet yerinde.
Plajın, tasarımdaki imge olarak ortamdaki durumu oluşturmasına rağmen macunun önüne geçememesi, verilmek istenen mesajı rahatlıkla tüketiciye sunabilmekte.

Açıkçası çok süper bir iş değil. Fakat reklamın ürünün pazarlama noktasında vermek istediği mesajları rahat ve yaratıcı bir dil ile aktarabilmesi, bence “temiz iş” diyebileceğimiz bir özelliğe sahip olduğunu göstermekte.

Neyse, Helios’un ateşten at arabasıyla bizim memlekete gelmesine daha 6 saat var. Bunu fırsat bilerek yatağa doğru bir Hercül edasıyla zıplıyorum :)

30 Ekim 2008 Perşembe

Görevini Yap!


Merak etmeyin at&t markasının YellowPages hizmeti açıkhava reklamcılığında görevini yapmakla kalmıyor her zaman savunduğum fikri bünyesinde canlandıran boyutlu reklamcılıkla da hedef kitlelerini etkilemeyi çok iyi beceriyor. Diyeceksiniz ki sade iki iş için bu kadar övgü dolu bir giriş yapmak fazla abartı olmuyor mu?
Hayır, arkadaşlar hele ki açıkhava reklamcılığı gibi zor bir klasman da gerçekten sadeliğe bu kadar yaklaşıp, yaratıcılığı kaybetmiyorsanız bu bir başarıdır.

Biraz daha anlaşılabilir olmak için aklımdakileri size izah edeyim;
İlk olarak açıkhava reklamcılığı diğer mecra kardeşlerine nazaran daha sorunlu ve bir o kadar da anlatım zorluğu yaşayan en ezik mecradır. TV’de veya ilanda vermek istediğiniz mesajları görsel ve işitsel olarak daha etkili bir şekilde verebiliyorken, açıkhava reklamlarında ki özelikle bu tarz karayolu veya güzergah geçişlerinde daha zordur, vermek istediğiniz mesajları sınırlı alanlara, görsellere ve yazılara sıkıştırmak gerçekten insana kal getirebilir. Diğer bir handikap ise açıkhava reklamcılığının tüketiciler üzerinde fark edilme tepkisinin minimum saniyelerde olması. Sürekli hareket halindeki insanların dikkatini çekip onları reklamlara yönlendirmek, bir insanın gazete okurken sayfayı çevirmesinden, veyahut reklamların başladığı ilk 3 saniyeden itibaren zap yapmasını engellemekten daha zordur. Çünkü insanlar dışarıdayken ya bir noktadan diğerine gitmek için çaba sarf ederler ya da dediğimiz baskılardan uzaklaşmak adına kaçışıp dururlar. İşte bu noktada insanların kafasını kaldırıp dikkatlerini markaya yönlendirmek gerçekten zordur. Şapkadan tavşan çıkartmanız gerekmektedir.

E bunların üstüne bahsettiğimiz alan sıkışıklığı, kendini ifade etme çabaları da eklenince akıl almaz karmaşıklıkta işler, anlamsız bir sürü yazı ile anlatılmak istenen mesajlarla karşılaşırsınız.
Askerden sonra tatil amaçlı çıktığım seyahatte sürekli gözüm yollarda tabelaları takip etmekle geçti. İnanır mısınız, kıç kadar tabelaya destanlar sığdıran markalar gördüm ve gözlerime inanamadım. Düşünün bu birde 100 km yasal hızda seyreden araçların bulunduğu şehirler arası yollarda uygulanıyor. Tam bir komedi, reklam adına ise görevini yapamayan ölü bir pazarlama denemesi. Bu yazıdan sonra etrafınızdaki açıkhava reklamlarını inceleyin, araç içinde araç dışında fark etmez, hangi açıkhava reklamını tam anlamıyla okuyup, anlayabilecek, ya da dikkatinizi çekip az ama öz haliyle aklınız reklamı özümseyecek bir bakın.
Elle tutulur bir çalışma görürseniz söyleyin bana resmiyle burada yayınlayacağım.

Neyse size övgüler düzerek anlattığım bu reklamın tüm açıkhava reklamcılığının zorluklarına göğüs gererek, tüketicileri birer mutant olduklarını farz etmeden (auto focus özelliği olan gözler) mesajını fikriyle canlandırma küstahlığını göstermesi, hedef kitlenin markayı fark etmesi açısından olumlu bir başarıdır.
Tasarım aşamasında kullanmış olduğu bu boyutlardaki tabela ölçülerinin ona ayrıca bir avantaj yarattığına inanıyorum. Daha büyük tipografilerle kendini rahatlıkla anlatabilirken, çürümüş veyahut askıdan düşmüş canlandırmasıyla da yaratıcı fikrini “handyman”, “pest control” eklentileriyle dört dörtlük hale getirebilmeyi sağlamıştır.

Öğrenci arkadaşlarımızın dikkat edeceği nokta, açıkhava reklamcılığının zorluğudur. Sürekli hareket halindeki tüketicilerin dikkatini çekmek onlara saniyelik süreçler içerisinde markayı akıllarının bir köşesine itmek gerçekten beceri ister. Tabelayı yazılarla, imgelerle doldurmak hiçbir boka yaramaz. Eğer markanız imkan veriyorsa (ki vermiyorsa boşuna medya bütçesine açıkhava reklamı eklemenin alemi yoktur ) yaratıcı fikrinizi buradaki gibi canlandırılabilir bir şekilde gerçekleştirerek tüketicinin dikkatini markanıza çekebilirsiniz.

Aklın Yolu Bir mi?










Evren üzerinde en şımartılan varlık olan biz insanlara bahşedilen “akıl” yetisi, aynı zamanda bu yetiyi kullanamama aptallığıyla ilginç bir tezata tekâmül ederken, kendince eksik güdük, yarım yamalak yönlerini örtmek amaçlı da boş durmayarak farklı felsefeler ortaya çıkararak kaçacak delik, söylenecek bolca boş sözler yaratmaktadır. Açıkçası bu boş mavraların en büyüğü de “Aklın yolu bir mi?” saçmalığıdır.

Benim açımdan bu yol hiçbir zaman bir değildir, sadece benzerlikler taşır. Fakat sonunda ayrıştırmayı gerçekleştirecek şeyin gene aklın kendisi olduğuna inanmaktayım. O yüzden olayı daha başta her anlamıyla çözümlemek bizi bu tür bahanelerin arkasında boş felsefeler yapmamıza engel teşkil edip bir manada ahlaki değer katkısı yaratabilir.(Böyle katkıya can kurban)

Kültürel farklılıklar, toplumsal davranışlar, örf ve adetler, aklın bir olmasından çok, doğal bir çeşitliliğin ortaya çıkmasına katkıda bulunur. Siz ne kadar belirli kurallar, formüller ve hesaplardan ilerleseniz de yaşadığınız toplumsal kültürden edindiğiniz deneyim ve davranışlar, aklın bir noktasında fikrinize zenginlik katarak “ÇEŞİT” kavramını ortaya çıkaracaktır. O yüzden akıl tek bir yolda birleşemez.
“Bunu bende düşünmüştüm” tabiri zaten toplumun ortak yaşam deneyimlerinden ortaya çıkar. O yüzden de ne sana ne bana özgüdür.
O fikir, yaşam havuzundan alınmış bir enstantanedir. Bu noktada dikkat yaratacak tek avantaj, sürekli yaşanacak kadar bilindik, fakat akla gelmeyecek kadar bilinmedik bir özelliğe sahip olmaktır. İşte reklamcılıkta yaşanan en rasyonel sorunlardan biriside budur. Yapılan işlerin “aklın yolu birdir” tesellileriyle okşanması. Bence bu laf, araklamanın, çalmanın, fikir hırsızlığı yapmanın legal hale getirilmiş en uç noktasıdır.

Yayınlamış olduğum çalışmaların bir diğeri olmadan oldukça iyi iş çıkartabileceğini, marka ile özdeşleşerek ürün faydasını zorlanmadan dikkat çekici bir ifadeyle hedef kitleye sunabileceğini söyleyebilirken, içlerinden birinin oyunu kurallarına göre oynamamasından kaynaklanan “aklın yolu birdir” yalanıyla durumu bok etmesini kabul edemiyorum.
Verilmek istenen mesajlar bu kadar farklıyken, tasarım aşamasında nasıl bu kadar benzerlikler taşınabilir hayret.

Öğrenci arkadaşlarımız yanlış anlamasınlar, bu çalışmalar hedef kitle üzerinde işlerini oldukça iyi yapmaktadır. Her iki iş, problemleri ve çözümleri doğrultusunda oldukça eğlenceli ve dikkat çekici bir nokta yakalamışlardır. Fakat buradaki sorun her ikisinin de önerme içerisinde aynı yaratıcı fikri benimsemeleridir ve bu ciddi bir sorundur.
Düşünsenize haspel kader çalışmaların aynı dönemdeki medya planlamaları içersinde yer aldığını; inanılmaz bir marka, inanılmaz bir ürün-fayda karmaşası.
Neyse en azından iki markanın da böyle bir medya planlamasıyla karşı karşıya kalacak kadar amatör olabileceklerini düşünmek istemiyorum. O yüzden bu çalışmaların tekilden ziyade genel olarak değerlendirilerek reklamcılık boyutunda “aklın yolu birdir” şeklinde araklamanın felsefe olarak tanımlanmaması gerekliliğini kısacası bir kulp bulmaktan ziyade “hım, benzer mi oldu” o zaman fikir çöpe gider cesaretine sahip olmanın faydalı olabileceğini düşünüyorum.

20 Ekim 2008 Pazartesi

Fenni Sünnetçi Sunullah’a Dişli Rakip!


80’li ve 90’lı yılların vazgeçilmez ismi, açıkhava reklamcılığında farklı bir marka algısı yaratan nadide mihenk taşı ve her şeye rağmen şehir efsanesi ötesine geçememiş ünlü sünnetçi Sunullah Canyakmaz; reklam çalışmalarını yaratıcı bir ajansa devretmiş akabinde yapılan işler doğrultusunda medya araştırması yaptırmış çok dişli bir rakiple, İsmet Dural ile karşı karşıya :)

Tabi yıllarını bu mesleğe adamış, fikir bazında ilkleri gerçekleştirmiş, mali sıkıntı ve dönemin imkansızlıklarından dolayı çöp kutusu, direk ve trafoların ötesinde üst bir mecraya geçiş yapamamış, ismini korkarak, görüntüsünü ise psikopat bir kasap olarak düşlediğimiz sünnetçi Sunullah, her ne kadar kendisini unuttursa da, ismini bir marka idolü haline getirmesiyle kalbimizdeki yerini kimseye kaptıramaz. Rakipleri de bu gerçeğin farkındalar ki daha iddialı olmak ve birazda günümüzün mecra çeşitliliğini fırsat belleyerek dikkat çekmenin ötesinde gerçekten eğlenceli konseptlerle yaratıcı fikrin hakkını verecek işlere imza atıyorlar.
İsmet Dural adlı sünnetçimizin hem mesleğini hem de işleyiş şeklini esprili bir tasarımla sunması buna örnek olarak gösterilebilir.

Gerçekleştirilen çalışmanın tasarım aşamasında çok dikkat çekici olduğunu söyleyebiliriz. Klasik kupon sisteminin, çizilen ilistrasyon ile mesleğin ana fikrini anlatabilmesi gerçekten çok leziz olmuş. Hedef kitlenin dışında reklamı gören herkesin yaşadığı deneyim, kişinin bir senaryonun içerisinde yer almasını, çalışmanın ise çok boyutlu olmasını sağlamıştır. Fark etmek, kavramak, eğlenmek, ve markayı sahiplenmek çalışmanın güzergahı haline gelmiştir. Kartın, cüzdana konulan aşamaya kadar bile tek başına kendini anlatabilen bir senaryoyu canlandırabilmesi tasarımın adeta başarısı olmuştur. Özellikle bu tür mesleklerde güven ifşa edebilmek adına yapılan açıklama bombardımanlarına ihtiyaç duyulmaması, bence özgüvenin bir işareti olarak da ilginç bir psikoloji yaratmıştır. Tipografik olarak gerçekten hoş bir tasarıma sahip olan çalışma, kendine has senarize bir boyut yaratması ile gereksiz açıklamaların yapılmasına mani olmuş, hatta kartı alma noktasındaki basitliği ile algıda sünnetin bu kadar kolay bir işlem olduğuna inceden dokundurmuştur.

Açıkçası artık Sunullah Bey’in mecra seçimlerini çöp kutularından çıkararak sahalara tekrar geri dönmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabi emekli olmadıysa :)

15 Ekim 2008 Çarşamba

Çok Bizden!