23 Mart 2018 Cuma

MİLLİ OLMAK ya da OLMAMAK


                                                       
                      Toplumumuzda Milliyetçi olmayan yok denecek kadar azdır.
          Her partinin programında Milliyetçilik ve ulusun çıkarlarını korumak muhakkak vardır. Değilse Milletine, vatanına düşkün bu Millet, o partilerin üyesi olmazlar. Partiler kendilerine taraftar bulamazlar.
         Ne gariptir ki, Ülkemin Milli kaynakları, bu Milliyetçiliği, ön plana çıkaran ve hamasi, hamasi nutuklar atan partilerin kurdukları hükumetler tarafından, ya peşkeş çekilir, yada kullanılmasına izin verilmiyor.
        Dün, Haşhaş ekimini yasakladılar. Birkaç gün sonra tütünümüze kota koydular. Pamuğumuzu dikilmez ettiler. Ve şimdi de şeker pancarı ekilmez olacak.
        Hadi oradan ne yumurtluyorsun gene oturduğun yerde. Diyenlerinizi duyuyorum. Ve diyorsunuz ki, “Zarar eden fabrikaları satıyoruz, pancar ekimine bir şey mi diyoruz?” Ben de diyorum ki, Ey uyuyan güzel ahmak kardeşim. Fabrikaları özelleşen ve satılan her ürün, bu ülkede dikilmez hale gelmedi mi?  Tütüne, kota konulduğu zaman, üretilen tütün, o ailenin masraflarını bile karşılamaz hale gelmedi mi?
         Satılacak olan şeker fabrikalarına, şeker pancarı üreten pancar köylüsü, özel sektörün insafına bırakılmış olmayacak mı? Dışarıdan, kanser yapan, mısır şırası ithalatçıları bu fabrikaları aldığında zarar ediyor diye, makineleri, Sümerbank gibi hurdacıya, araziye de konut alanına çevirdiğinde hanginizin gıkı çıkacak acaba?
          Diğer yandan işsiz kalan, pancar üreticilerinin çoluğu, çocuğu, besicilikte kullanılan küsbe’nin kullanıcısı, hayvan üreticilerinin durumu ne olacak? Yem maliyetleri nerelere çıkacak biliyor musunuz?
         Uyuyan, güzel ve ahmak kardeşim, uyan. Bu tedbirler, bu fabrikaların satışı, Milli düşünceye ters, işgalci düşüncenin sahiplerine aittir. Bu fikre uyan hükumetler de ya Milli değildirler, ya da yanlış yönlendirmektedirler.
          Sayın Cumhurbaşkanlarımızın birçoğu, onu yanlış yönlendiren, danışmanları tarafından, yanlış karar almalarına sebep olmuşlardır. O mevki de, bulunan en mükemmel insanların bile, çevresinde, art niyetli üç kişi dahi bulunsa, Cumhurbaşkanımızı yanlış yönlendirebilirler. 
          Bu yazım, aynı zaman cumhurbaşkanımıza bir mektup olsun istemekteyim. İnşallah art niyetli danışmanlarını, bu mektubum aşar ve sayın Cumhurbaşkanımız duyar, kulak verir ve Milli olmayan bu düşünceden kurtulma şansımız olur.
        Tekrar söylüyorum, sadece fabrikalarda çalışan işçilerimizin, başka alanlarda iş bulmaları değil sorunumuz.Fabrikalar satıldıktan sonra, kapatılması halinde ki, (siz, zarar ediyor diye satarsanız, alanlarda, zarar ediyor diye, makinaları hurdaya, arazisini de tokiye devredeceklerdir.) Pancar üreticilerimiz ne olacak? Küs besinden, yararlanan besicilerimiz, et üreticilerimiz ne olacak, Bana söyler misiniz.
         Şekerde üretilmez olduğunda ülkemde,  boşalan alanı dolduracak, Mısır şıracılarının, ülkemizi kansere teslim etmesi halinde, insan sağlığımız ne olacak?  Kansere tutulan insanlarımızın, ilaç giderlerini nasıl karşılayacağız?
         En önemlisi de, bu yanlıştan sonra, artacak olan işsizliğe nasıl çare bulacaksınız?
         Bir ülkede işsizin maliyeti, işçinin maliyetinden, daha çoktur anlamadınız mı?
          Bu sorularıma doğru cevap verip, bu yanlış uygulamadan döndüğümüzde, Milli sözünü söyleyebilmekte, hürsünüz. Değilse Milli değil, işgalci zihniyetin sahiplerinin oyuncağı olduğunuzu tüm kamuoyu düşünecektir.
           Yakın tarihe bir bakınız. Cumhuriyetin kurulduğu, ilk yıllarda, tüm fabrikaların gelirinden “daha çok, Haşhaş üretiminden,  elde edilen, sağlıkta kullanılan uyuşturucu imalatının geliri daha çok imiş.
          Ne garip ki, o zamanda, Avrupalıların baskıları ile bu fabrikalarımızda kapatılmıştır.
          Öyle inanıyorum ki, Sayın Cumhurbaşkanımız, mısır şıracılarının da baskılarına da boyun eğmeyip, bu fabrikaların satışına ve pancar üreticilerimizin, besicilerimizin mağduriyetinin önüne geçecektir.   O yanlışlara götüren, danışmanlarının işine de son verecektir.
           Saygılarımla.
                                       Mehmet Kızılaslan 2018-03-23

         



            

21 Mart 2018 Çarşamba

80'ler ve Molly Ringwald

80'ler deyince aklıma gelen isim Molly Ringwald ve onun yıldızını parlatan 3 film; Sixteen Candles(1984), The Breakfast Club(1985) ve Pretty in Pink(1986).

Bu 3 gençlik film o dönemi tam manasıyla yansıtıyor. O dönem ki lise hayatını, lisedeki popüler erkekler\kızlar ile geekler arasındaki farklar, 80'ler gençliğinin yaşayışları, moda anlayışları ve tabi ki müzik zevkleri. Özellikle Pretty in Pink çok güzel bir soundtracke sahiptir.

Bu filmlere yıllar önce lisedeyken (yıllar önce dediysem birkaç ay önce hatta birkaç hafta önce yani ) CNBC-e de rastlamıştım. Daha sonra ise internetten tekrar tekrar izlemiştim (Allah'tan elimizin altında net var yoksa ne olurdu halimiz ). Filmlerin konuları çok mu farklı? Hayır. Fakat anlatımı, konunun işlenişi çok net ve akıcı ki hiç sıkılmadan bir çırpıda izlediğim filmler halini aldı.


Filmlerin en belirgin ortak özelliği esas kızın Molly Ringwald olmasının yanında, John Hughes'ın 3 filmi de yönetmiş olması. İkisi birlikte çok güzel bir birliktelik yakalamışlar.

John Hughes o dönemi çok güzel yansıtmış. Molly Ringwald ise kısa kızıl saçları, giydiği elbiseler, taktığı şapka ve gözlüklerle çok hoş bir görüntü sergiliyor.

Ben filmlerde Molly'nin aşık olduğu esas çocuktan ziyade Molly'nin kankasını yada ona aşık geek çocuğu hep daha çok sevmişimdir. Özellikle de Pretty in Pink filminde kanka benim favorimdi.

Hadi birazda filmlerden bahsedelim :)

Sixteen Candles



Esas kızımız Samantha'nın hayatından bir kesiti izliyoruz bu filmde. 15 yaşındaki Samantha'nın doğum günü yaklaşmaktadır ve aile büyük kızlarının evlilik hazırlıklarıyla o kadar meşguldür ki Samantha'nın doğum gününü hatırlamazlar. Yani Samnatha için hayatının aile kısmı pek iç açıcı değildir. Okul mu? Okul Samantha için bir yandan güzel gitmektedir. Çünkü hoşlandığı çocuk okuldadır. Bir yandan da pek iç açıcı değildir. Nedeni ise okulun sevimsiz çocuğu Samantha'dan hoşlanmaktadır ve kızımız bu çocukla uğraşmak zorundadır. 
Bakalım Samantha hoşlandığı çocuğu etkileyip kendisine takıntılı çocuktan kurtulabilecek mi? 16. yaş gününü hayal ettiği gibi kutlayabilecek mi?

The Breakfast Club



Aynı lisede okuyan ama farklı arkadaş gruplarında olan 5 öğrenci bir gün cezaya kalırlar. Bu ceza sebebi ile bir cumartesilerini okulun kütüphanesinde geçirmek zorundadırlar. Filmde bize bu beş kişinin okulun kütüphanesinde geçen bir gününü anlatıyor. Başta birbirlerine karşı önyargılı olan bu öğrenciler saatler ilerledikçe iletişim kurmaya, birbirlerini tanımaya ve birbirleri hakkındaki düşüncelerinin ne kadarının doğru, ne kadarının yanlış olduğunu anlamaya başlayacaklar.

Pretty in Pink



Film 17 yaşındaki Andie adlı genç bir kızın hayatı etrafında dönmektedir. Andie pembeye ve modaya düşkün bir kızdır. Gündüzleri zenginlerin gittiği bir liseye gitmekte okuldan sonra ise bir kasetçide çalışmaktadır. Duckie adlı çok yakın bir arkadaşı ve Blane adlı hoşlandığı bir çocuk vardır. Filmde Andie, Duckie ve Blane arasındaki ilişkiler işlenmiştir.
Ufak bir not: Yukarıda demiştim ya esas kızın kankalarını tutuyorum. Özellikle Pretty in Pink de kanka benim favorimdi diye. Hatırlıyorsunuz değil mi? Tek benim değil neredeyse filmi izleyen herkesin
Eeeee tabi ben tutuyorum çocuğu boşuna değil başkaları niye tutmasın değil mi ama Gerçi filmin sonu biz Jon severleri pek memnun etmemişti maalesef
Yönetmen John Hughes yaptığı bir konuşmada bu final ile ilgili olarak finalin kendisininde beklediğinden farklı geliştiğini ve bizimle aynı şeyleri hissettiğini söylemiştir. Hatta öyle ki yönetmen bizim Pretty in Pink de beklediğimiz finali yeni filminde gerçekleştireceğini söylemiştir.
Ayyy çok mu bahsettim, çok mu spoiler verdim ne ?


:)

NOT: John Cusack( sixteen candles) ve Jon Cryer'ın (pretty in pink) gençlik halleri görülmeye değer doğrusu
Neyse efendim 80'li yıllar ve Molly Ringwald deyince aklıma gelen 3 güzel film işte bunlar.
İzlemenizi şiddetle öneririm

20 Mart 2018 Salı

MEDENİYET DEDİĞİMİZ ŞEY


                                       
                 Her yazarın yaptığı gibi, Afrin zaferimizi ve ne kadar yol kat ettiğimizi, anlatmayacağım. Benimde yüreğimde de, terör belasından ilelebet kurtulmak, komşu sınırlarımızın içinde yuvalanmış terör odaklarının yok edilmesinin mutluluğu var, her Türk vatandaşının yüreğindeki sevinç gibi.
             Ama bu gün sizlere bir belgeselden öğrendiklerimi aktarmaya çalışacağım. Bu belgeseli , merak edenleriniz için de, yazımın sonunda adını yazacağım.
            Şirketlerin karlılığı ile işçilerin refahı arasında herhangi bir çatışma yok.  İtalyan bir patron Daha zengin olsam ne olacak? Diyor. Sekiz hafta işçilerin ücretli tatili var. 5 Ay ücretli doğum izni kullanabiliyor çocuk sahibi olan Anne ve babalar. Belediyeler okullardaki beslenmeye müdahil ve katkı sağlıyorlar. Öğrenciler, okullarında görevliler tarafından lüks bir restoran ta ki gibi porselen tabaklarda yemeklerini yiyorlar. İşçilerin öğle yemeği saati tam iki saat ve her işçi, memur öğle yemeğini evlerinde yiyorlar.
             Fransa’nın en fakir bölgelerindeki okullarda bile, musakka,  güveç, peynir ve tatlı veriliyor öğrencilere. Okullar ve okul yemekleri ücretsiz.
              Çalışanların bordolarında vergilerinin nereye harcandığı kalem,  kalem yazıyor. Cinsel eğitim okullarda veriliyor. Korunma yöntemleri öğrencilerle tartışılabiliyor.
              Finlandiya da, öğrencilere ev ödevi verilmiyor. Okullar, sadece haftada 20 saat. Beyinin dinlenmeye ihtiyacı olduğu, çocukların oynamaya haklarının olduğu söyleniyor. Çoktan seçmeli bir sınav yöntemi ve merkezi sınav yok.
             Beden eğitimi, müzik ve sanat derslerinin, gençlerin beyinlerini daha çok çalışmasına yardımcı olduğu kanıtlanmış. Okul seçmek ve okullara para ödemek diye bir şey yok.
          Zengin çocukları ile fakir çocukları aynı okullarda okuyorlar ve zengin çocuğu yarın işin başına geçtiğinde arkadaşlarını kazıklama düşüncesini uygulayamıyor.
         Okul bahçelerinde çocukların istediği oyuncaklar bulunuyor. 7-8 yaşındaki çocuklar bile okullarına yalnız gidebiliyorlar.
          Büyüdüklerinde, her genç kendi istediği mesleğin sahibi olabiliyorlar. Öğrenciler öğretilenlere, eleştirel bakmayı öğreniyorlar. Sosyalleşmeleri, oyun oynamaları, insan gibi büyüyerek mutlu ve saygılı toplum ferdi olmayı başarıyorlar.
          Slovenya da, Üniversiteler dışarıdan gelenlere de, kendi öğrencilerine de ücretsiz. Bir üniversite mezunu, borcun ne demek olduğunu bilmiyor. Okulların tamamı kamu yararına eğitim veriyor. Oradaki yüze yakın üniversite, İngilizce eğitim veriyor ve sorulan her öğrenci en az üç lisan biliyor.
          Bir hükümet, üniversiteli öğrencilerden ücret almayı dillendirdiğinde, 40-50 üyesi bulunan bir öğrenci kulübü, hükümeti düşürünceye kadar eylem yapabiliyor ve hükümeti,  düşürebiliyor.
            Kanada, Almanya, Fransa, Finlandiya, Norveç ve Slovakya da üniversiteler ücretsiz.
              Düşünsenize, öğrenci kredisi almadan, devlete borçlanmadan, hayata atılan, 36 saat çalışıp 40 saat ücret alan, bir gencin, pencereleri olan ve daha çok ışık alan bir ortamda çalışıp saat 14 de işinden çıkıp, 14.30 da evinde ya da, sosyal hayat ta olduğunu.
             Buna rağmen stres yüzünden doktoruna gittiğinde, reçetesine 3 hafta kaplıca tatili yazıla biliyorlar. Çocuklarına dahi masaj yaptırabiliyorlar.
              Gelişmiş ülkelerde, şirketlerin, % elli hissesi, çalışan işçilerin. Yönetim kurullarında, işçiler, yüzde elli, söz sahibi durumundalar.
               Saygı değer okuyucularım, bu belgeselin adı, ( şimdi işgal sırası neresi) diye yotube den ulaşabilirsiniz.
               İnşallah, terör belasından kurtulduktan sonra ilk beş yılda, bu eğitim ve refah seviyesine ulaşacağımıza inanıyorum, dostlarım. Medeniyet dediğimiz bu olsa gerek.
                                       Mehmet Kızılaslan 2018-03-20
           
           
            
  

16 Mart 2018 Cuma

Bülbülü Öldürmek

 Bülbülü Öldürmek Harper Lee'nin 1960'da yayınladığı Pulitzer ödüllü kitabı. Hatta uzun bir dönem birkaç deneme yazısı hariç tek kitabıydı. 📓 Peki Harper Lee bu kitabında bize ne anlatmaktaydı?

Yazar bize bu kitapta anlatıcı olarak Scout'ı seçmişti. Scout'da biz okuyuculara kitabın ilk bölümlerinde komşuları olan Radley'leri anlatıyor. Daha doğrusu o evde yaşayan, kimse ile görüşmeyen, evden dışarı çıkmayan, insanların hakkında hikayeler anlattığı "Öcü Radley"i anlatıyor. Sonrasında ise babası Bay Finch'in aldığı davanın hayatlarına etkilerini ve insanların bu dava sonrası tepkilerini anlatıyor. Bay Finch avukattır ve bir gün  Tom Robinson adlı bir kişinin avukatlığını üstlenir. Fakat bir sorun vardır. Tom Robinson bir siyahidir ve bir beyaza karşı suç işlemiştir. En azından iddia böyledir. Bakalım Bay Finch davayı kazanabilecek midir ? Tom Robinson gerçekten söylediği gibi suçsuz mudur ve Öcü Radley hakkında anlatılan hikayeler gerçek midir ? 🤔

Scout bize kendisini, ailesini, yaşadığı yeri "Maycomb"u, orada yaşayan insanları anlatıyordu. Daha doğrusu kendisi ve etrafındaki insanlar üzerinden siyah ve beyaz ayrımını anlatıyordu. "Beyaz insanın sözüne karşı siyah insanın sözü"nün ne kadar dinlenilebilir olduğunu söylüyordu. Beyazlar ve siyahlar arasındaki adaletsizliği, eşitsizliği anlatıyor, bazı karakterler üzerinden bu ayrımı sonuna kadar eleştirirken, bazı karakterler ile de bu durumu savunuyordu.

Özetle okunması, okunurken altının çizilmesi gereken bir kitap 📙👌🏻 

15 Mart 2018 Perşembe

K-POP The Ultimate Audition


Dizi 2012 yapımı 14 bölümden oluşan bir müzikal-gençlik dizisidir. İzlemekte geç kaldım farkındayım 😅 Daha yeni izleyerek kendilerini dizi arşivime ekledim 👍 Şunu fark ettim ki Güney Kore dizilerinin sevmediğim tek yanı ortalama 17-18 bölümden oluşuyor olması. Bir heves başlıyorsun, beğeniyorsun sonra bir bakmışsın aaa bitmiş 😱

Neyse efendim dizimize dönecek olursak; dizimizin esas kızı Seung Ji Yeon'ın hiphopcı olma hayali vardır. Sunny Enst'e bağlı müzik grubu M2'nin bir alt grubu kurulacaktır ve bunun için seçmeler yapılır. Seçmelere esas kızımızda katılır ve son 8'e kalır. Fakat sorun şu ki M2 bir erkek grubudur ve kızımız bu grupta kalmak için herkese erkek olduğu yalanını söyler. Esas çocuğumuz yani Kang Woo Hyun ise M2'nin lideridir ve biraz asabi biraz ukaladır.
Özetle dizide kız olduğunu herkesten saklayarak M2'nin as üyesi olmaya çalışan kızımız ile esas çocuk arasındaki gelgitli ilişkiyi, M2 çaylaklarının as kadroya girmek için çabalarını izleyip birbirinden güzel şarkılar dinliyoruz 🎤🎶

Dizide eleştirdiğim nokta ise Seung Ji Yeun'un kız olduğu bu kadar belli iken nasıl herkes tarafından erkek sanıldığı 😏 Belki de Coffee Prince'de  Yoon Eun Hye'ın  Go Eun Chan performansı o kadar iyiydi ki bu dizide Go Eun-ah  beni erkek olduğuna inandıramadı 😔 Eğer sizde benim gibi geç fark edenlerdenseniz şimdiden iyi seyirler 👋 


14 Mart 2018 Çarşamba

HAYVANCILIĞIN KURTULUŞU


                                           
                  Çok değerli okurlarım, bu yazımda, Hayvancılıkla uğraşan bir kardeşimizin mektubuna yer vereceğim. Bu mektubunu bana yaklaşık 22 gün önce okumamı ve yetkili yerlere ulaştırılmasında yardımcı olmamı isteyerek, göndermişti. Biraz geç kaldım, okumaya ve ilgilenmeye ama inşallah yetkililer bu haykırışa ve çözüm önerilerine kulak verirler.
                  Beni hayvancılık ilgilendirmiyor kardeşim deme, oku. Beslenmek seni ne kadar ilgilendiriyorsa, hayvancılık da, senin için o kadar önemli. Memleket ekonomisi de bir o kadar önemli. Diye düşünüyor bu mektubu sizlerle paylaşıyorum.
                 “ Ülkemizin Tarım ve Hayvancılığına ÇÖZÜM olacak bir fikrim var.
Evet, ülkemizin tarım ve hayvancılığına kesinlikle çözüm olacağına inandığım bir fikrim var. Ben şu anda küçükbaş hayvancılık (koyunculuk) yapıyorum.
         Sorun’ un, ne olduğunu bilmeden çözümün olamayacağı denkleminden yola çıkarak öncelikle kıssaca sorunların ne olduğuna bakalım. Tabi ki amacımız sorun un değil çözümün bir parçası olmak..
                   1. İNSAN FAKTÖRÜ: Hayvancılıkla uğraşan insanların en büyük sorunu sosyal yaşamlarıdır. Meraya dayalı hayvancılık günümüz koşullarında çok zor olup zamanımızın kuşağının asla yapmak istemediği bir hal almış. Dolayısı ile eleman sıkıntısı çok büyük. Eğer bu işi kendiniz yapıyorsanız yani siz iş sahibiyseniz, cenazeniz olsa bile yardımcınız yoksa cenazenize gidemezsiniz, eşinizin dostunuzun davetlerine gidemezsiniz. Hava koşulları zormuş, yağmur, çamur, soğuk ayaz fark etmez ve sizin hasta olmaya veya hastanede yatmaya hakkınız yok. Herhangi bir kaza yapmaya hakkınız yok. Çarşıymış, pazarmış, gezintiymiş yok kardeşim öyle bir lüksünüz olamaz. Siz hayvancılık yapıyorsunuz, kaç tane hayvanınız varsa o kadar bebeğiniz var. Konuşamayan, dilinden anlayamadığınız, sağlığından, açlığından ve para kazanabilmeniz için selametinden sorumlu olduğunuz bir sürü hayvanınız var. Bunun için siz 24 saat hayvanlarınızla meşgul olmak zorundasınız. Bu işi yapıyorsanız çizmeyi ayağınızdan çıkaramazsınız...
               Şimdi bütün bu koşulları göz önünde bulundurarak 18 -25 yaşları arasında genç bir insan düşünün, elinde akıllı telefonu ve hayatın tamamının farkında. Bu insana ne kadar para teklif ederseniz edin sizce bu koşullarda çalışır mı? Elbette yapanlar var!! Ama ne kadar ve kaç kişi? Ve gittikçe bu insanlar azalıyor. Şu anda ülkemizin hayvancılıkta yaşadığı sorunun temelinde insanların bu işi sevmemesi ne kadar yer alıyor sizce?
              BU İŞİ YAPAN İNSANLARIN ÇOĞU “ÇOCUKLARIMIZ BU İŞİ YAP MA YA CAK...” DİYOR.
BU İŞİN EN TRAJİKOMİK YANI İSE BU İŞLE UĞRAŞAN BEKAR BİR GENÇ, ÇOBAN OLDUĞU İÇİN EVLENİP YUVA KURABİLECEĞİ BİR KIZ BULAMIYOR. ÇÜNKÜ GÜNÜMÜZÜN GENÇ KIZLARI BİR ÇOBANLA EVLENMEK İSTEMİYOR... İşte hayvancılık yapan insanların yaşamlarından bir kesit..
               2. BİLİNÇSİZLİK:Ülkemizde Hayvancılığın büyük bir bölümü geleneksel yöntemlerle yapılıyor ve maalesef çok bilinçsizce yapılıyor. Örnekler vereyim; mesela hayvancılığı atadan gelme geleneksel yöntemlerle yapan onlarca insana yüzlerce defa sormuşumdur. Konu, büyükbaş veya küçükbaş fark etmiyor, “hayvanınıza ne kadar yem veriyorsunuz” cevap “ walla ne bilem kardeşim bizde öyle hesap kitap yoktur işte, hayvana veriyoz ne varsa ne kadar yerse” hele bazıları koyunun hiç doymadığına inanır “Peki hayvanlarınızın aşılarını yaptırıyor musunuz?” “hee bütün aşıları yaptırdık” “hangi aşıları yaptırdınız?” “yaw hepsini yaptırdık işte bütün aşıları yaptırdık” ama ne yaptırdıklarını bilmezler. "Sürünüzün ortalama et veya süt verimi nedir" walla kardeş biz hiç bakmayız sütçü yazar karta, otomatikman hesabımıza geçer". Yani verimin ne olduğu pek bilinmez.
                Mesela bazı büyükbaş hayvancılık yapanlar hayvanlarının altını hiç temizlemez ve ineklerin memeleri gübreyle karışık çamur bataklığının içindedir sürekli. “Kardeşim sen hayvanların altını niye temizlemiyorsun?” “yok hayvan bokunun içinde daha rahat eder daha faydalı oluyor” der.
             Ama bu adamın ahırından hastalık ve sakatlık eksik olmaz. Verim oldukça düşüktür. Hayvanlarında mutlaka mastit (meme körlüğü) vardır. Ayak tırnak hastalıkları vardır, hayvan döl tutmaz kısırlaşır mesela. Vs.. Örneğin Bölgemizde üniversite çalışma sonuçlarının holstein ırkı dana besisin de ortalama günlük canlı ağırlık artışının 1-1.2 kg civarında olduğu bulunmuştur, ama köylüye göre bu rakam 2- 2.5 kg'dır ama köylü hep zarar eder fakat ne olduğunu anlayamaz.
             Ben sosyal medyada birkaç guruba üyeyim genelde küçükbaş hayvancılık gurupları. Bu guruplarda genelde insanlar birbirlerine sorular sorarlar, bir tanesini anlatayım. Koyunlarda Agalaxi diye bir hastalık olur, halk dilinde süt kesen hastalığı denir. Bu hastalığın semptomları gözlerde yaşarma, kızarıklık, ışığa hassasiyet ve göz bebeklerinde beyazlama. Hayvan kör olabiliyor. Memelerinde sertleşme ve meme körlüğü (Mastit), yüksek ateş, kas ağrısı, eklem ağrısı, yemden kesilme gibi. Bir gurupta bir çoban bu semptomların gözle görülen bazılarını tarif ederek yardım istiyor guruptan. Allah Allah, adama neler tarif ediyorlar ne çözümler sunuyorlar, inanılır gibi değil.
                 Camı kırıp toz haline getirip hayvanın gözüne üflemeyi tavsiye eden mi dersiniz, kimisi hayvanın gözüne toz şeker üflemeyi tavsiye eden mi dersiniz,kimisi kına tozu üflemeyi tavsiye ediyor, kimisi daha bilinçliymiş gibi şu ilacı şu kadar gram deri altından ver diyor kimisi yok o ilacı verme sen şu ilacı boynundan enjekte et diyor. Neler, neler...
                 Bu tavsiyelerde bulunanlar ülkenin hemen hemen her tarafından, buda tabi genelleme ile ilgili çok açık bir fikir veriyor. Uzun lafın kısası bu iş ülkemizde yeterince bilinçli ya pıl mı yoooor.
                  3. GENÇ VE POTANSİYEL VERİMLİ HAYVANLARIN KESİLMESİ: Bu konuda her ne kadar engelleyici yasalar olsa da, denetimle baş edilemiyor ve caydırıcı cezalar yok. Üretici, “kardeşim benim ihtiyacım var” diyor ve hayvanı genç verimli dinlemeden kestiriyor.
                 4. YÜKSEK MALİYET: Eveeett, yem maliyetleri yüksek, ilaç maliyetleri yüksek, tohum maliyetleri yüksek, gübre maliyetleri yüksek, akaryakıt maliyetleri yüksek. Ekipman, alet edevat maliyetleri yüksek. Çifçinin çoğu giderinin hesabını tutmuyor veya hesap tutmasını bilmiyor. Dolayısı ile borçtan kurtulamıyor. Ya bankaya kredi borcu vardır, ya tarım kredi kooperatifine yada tedarikçiye. Borç hiç bitmez. Sağ olsun Devlet desteklemelerle yardımcı oluyor ama bu yardımlar asla yeterli gelmiyor.
                     Yukarıda dört başlık altında özet diyebileceğimiz sorunlara belki eklenecek çok şey var daha ama vaktinizi fazla almak istemiyorum. Beni tanıyan arkadaşlarım bana ister istemez “madem öyle niye bu işi yapıyorsun kardeşim?” diyebilirler.
Anlatayım; ben bu işi seviyorum. Ben üretmeyi ve iyi şeyler yapmayı, çevreme faydalı olmayı ülkeme faydalı olmayı seviyorum. Zor mu? Zor..
                   Ben zoru ve zora çözüm bulmayı seviyorum. Ve yukarıda yazdığım problemlerin tamamına çözüm olabilecek bir yol biliyorum. Ancak bu bir ekip işi, tek başıma yapabileceğim bir iş değil. Tek başıma ancak kendime faydalı olabilirim. Başkasına değil. Ben başkasına, başkalarına, Ülkeme, milletime faydalı olmak istiyorum. Onun için arkadaşım lütfen bunu paylaş. Paylaş ki sende çözümün bir parçası ol.
                    Ta ki bu yazı tarım Bakanımız sayın Fakıbaba’ya ulaşana kadar. Lütfen paylaş. BEN BİR YOL BİLİYORUM... BUNUN HEPİMİZE FAYDASI OLACAK...
BENİM FİKRİMDE; ÖZELLİKLE KÜÇÜKBAŞ HAYVACILIK YAPAN İNSANLAR, DAĞA, OVAYA, MERAYA MECBUR KALMAYACAK.
             - DAHA UCUZ MALİYETLERLE (50% GİBİ DAHA UCUZ) HAYVAN BAKABİLECEK.
             - SAYICA DAHA ÇOK HAYVAN BAKABİLECEK, HAYVANLARI ET SÜT VE DÖL VERİMİNDE DAHA ÇOK VERİMLİ OLACAK.
             - İNSANLARIN SOSYAL HAYATLARI OLACAK.
             - ÜRETİCİ DAHA ÇOK KAZANACAK VE DAHA İYİ BİR HAYATI OLACAK.
             - ÜLKE İNSANI DAHA KALİTELİ ETİ DAHA UCUZA YİYEBİLECEK.
             - BU YÖNTEMLE HAYVANCILIK ÇOK DAHA RAHAT OLACAĞI İÇİN ÜRETİCİ SAYISI ARTACAK.
            - DIŞARIDAN GELEN ETİN ÖNÜ KESİLECEK VE BİZ ESKİSİ GİBİ HAYVAN İHRACATI YAPABİLECEĞİZ.
           - ÜLKE EKONOMİSİNE KATKI OLACAK....
                Bu mümkün arkadaşım.. kesinlikle mümkün... HADİ SENDE PAYLAŞ, ÇÖZÜME ORTAK OL.      İlhan Demir Nazilli.”
             Bu kardeşimize ulaşmak isteyenlere, telefonunu da veriyorum  0 533 201 83 97 Saygılar.
   

8 Mart 2018 Perşembe

NEREYE GİDİYORUZ


                                                    
              Toplum içinde bulunduğu durumu tahlil edemez oldu. Hani var ya, “Elle gelen düğün bayram” diye, eskilerin söylediği bir söz. Durum değerlendirmesi yapma, herkes ne yapıyor, nasıl davranıyorsa, sende öyle yaşa, demek. Elle gelen, düğün, bayram değil, köleliğimiz geliyor.
              Durumunu değerlendirmeden, filanca aile ne almışsa, sende al. Filanca nasıl yaşıyorsa, sende öyle yap diyen mantık, durumunu iyi irdeleyen ve çıkış yolunun bu olmadığını, düşünen ve ölçüleri tartıları şaşmayan, yaşamı seçenler; en yakınlarından eleştirilir oldu. “ Bir sen, dikkatli harcama yapıyorsun. Bir biz, dikkat ediyoruz. Sen mi, doğrusun,  yoksa diğer rahat ve huzur içinde yaşayanlar mı diye sorgulanır, aşağılanır oldu. Oysaki ileriki zamanda çalışanlar üretenler rahat yaşayacaklar.
               Ayranı olmayanların, son model arabalarla tıç,maya gittiği bir toplum olduk. Suç sadece bizim mi? Diye sorma kardeşim. Suç, senin, benim, hepimizin. Bizi  hale getirenlerin, tek hesabı, sahibi olduğunu zannettiğimiz ama aslında, tefeci bankaların olan evlerimizin, arabalarımızın elimizden gideceği, korkusu salarak yüreğimize, böyle gelmiş böyle gider teraneleri yaymalarının oyuncağı olduk.
               Hayat, bizim hayatımız, bizi özendirdikleri hayat, borç üzerine kurulmuş bir hayattır. Borç yiğidin kamçısıymış, hangi şerefsiz ata uydurduysa halt etmiş. Borç dürüst insanın ömür törpüsüdür.
              Kredilerle, hibelerle, teşviklerle adam olacağımız anlatılıyor. Bir yiğit, çıkıp ta bizleri borçsuz harçsız yaşamaya davet etmiyor. Beleşçi bir yanımız var ya, vaatlere, hibelere, teşviklere, dolu dizgin koşuyor, uyanıklarımız. Bilmiyorlar ki öpmeyecekleri atın önüne hiçbir kimse ot atmıyor.
             Gerçek Atasözü, borç alan, kredi alan, buyruk alır, emir alır. Yönetilir gebe olduğu kişiler tarafından. Kendimizin zannettiğimiz, arabalarımız, evlerimiz, üç aylık kriz sonunda gerçek sahiplerinin olacaktır.
                Anlamadınız değil mi? Bizim ya o evler, arabalar. Şu kadar aydır, senet ödedim, taksit ödedim, benim diyorsunuz. Nah sizin, kredi borcunuz bitinceye kadar, sizin değil. Size kredi veren tefeci sermayenin o mallar.
              Efendiler, kendi kaynaklarımıza dönmek zorundayız. Hiçbir reklama, hiçbir tüketim projesine, dahil olmadan, tüketim ekonomisinden kurtulmak zorundayız.
             Elimizde ne varsa onu kullanacağız. Gerekirse özel arabalarımızı satıp kaynak olarak kullanacağız. Mazot parasıymış, yakıt parasıymış, düşünmeyeceğiz. Araba yerine, bisiklet bineceğiz. El ne dermiş düşünmeyeceğiz. Bütün kaynaklarımızı üretime aktaracağız.
             Elimizdeki üretim araçlarına sahip çıkacağız. Devletin satmaya kalktığı fabrikaların satılmasına engel olacağız. Dün Sümerbankların satılmasını engelleyemedik. Bari şeker fabrikalarını kurtarmalıyız.
           Devlet var kardeşim, karşımızda. Demeyiniz, devlet değil karşımızdakiler. Milleti yoksullaştırmak için o fabrikaları güncel şartlara taşımayıp, bakım yapmayıp, zarar eder duruma getirenlerde, satılmasında ısrar edenler de, devlet değil. Bu milletin geleceğine, göz dikenlerin ortaklarıdırlar.
            Yunan işgalinde olsaydık, Yunan işgal kuvvetleri bile, Sümer bankları, şeker fabrikalarını sattıramazdı bizlere. Bize bizden zannettiklerimiz her türlü kötülüğü yaptırıyorlar. Bizde bakıyoruz koyun gibi.
             Dün, Sümerbanklar, bugün şeker fabrikaları, yarın bakalım hangi üretim hanelerimiz, satılacak,  kapanın elinde kalacak ve satın alanların insafına bırakılacak.
             Allah aşkına, elindeki, gelir getiren, dikiş makinesini, satıp ta bir insan, evine koltuk takımı alır mı? Eğer alırsa, o koltukların üzerinde rahat oturtmazlar adamı.
             İsraf ve çalışmadan kazanma hırsı bitiriyor insanımız. Yüce atam “Çalışmadan yorulmadan kazanma yollarını alışkanlık haline getirmiş Milletler, önce haysiyetlerini, sonra istikballerini, daha sonrada istiklallerini kaybetmeye mahkûmdurlar” derken bu günleri anlatmaya çalışmış ama anlamakta zorlanıyoruz.
            İlk on yıl içinde, o yoksul şartlarda binlerce fabrikanın kurulup ekonomik bağımsızlığımızı kazanmamızı sağladığımız günlerden; bakımsızlık, yenileştirme olmadığından, zarar ediyor diye, satılmaya hazırlanan, milli kaynaklarımızı seyreder duruma gelmiş bir güruh topluluğu olduk.
           Yazık kardeşim, yazık halimize, dur demek zorundayız. Önce kendi israfımıza ve üretimsiz kazanç bekleme durumumuza dur diyeceğiz. Daha sonrada, Devletin, milletin, üretim hanelerini, satarak yönettiğini zannedenlere dur diyeceğiz.  
            Benden söylemesi, Sümerbankların satılmasını sağlayan bakanlar da bizden değil. İsimlerini parklarına verenlerde, bizden değil.
           Geç kalmış sayılmayız, dur demek zorundayız. Bu üretimsizliğe, bu tüketim ekonomisini pompalayanlara ve silahları ile işgal edemeyenlerin paraları ile ülkemizi işgal etmeye çalışanlara dur demek zorundayız.                     Mehmet Kızılaslan 2018-03-08
      
            


6 Mart 2018 Salı

Uçurtma Avcısı


Afgan yazar Khaled Hosseini tarafından 2003'de yazılmış bir kitap Uçurtma Avcısı. Kitap yayınlandıktan kısa bir süre sonra çok satanlar listesine girmeyi başarmakla kalmamış, konusu ve işlenişi itibariyle herkesin beğenisini kazanıp içini titretmeyi başarmış bir eser olmuştur.

Khaled Hosseini bu kitapta bize Hasan ve Emir adlı iki çocuğu, onların arkadaşlıklarını, yaşadıklarını, ilişkilerini anlatıyor. Daha doğrusu onlar üzerinden Afganistan'ı, Kabil'i anlatıyor. Güzel bir şehir olan Kabil'in Sovyet işgali ve ardından gelen Taliban sonrası halini gösteriyor okuyuculara. İnsanların neler yaşadıklarını, nelere maruz kaldıklarını, Afganistan'da Hazara diye anılan etnik azınlığın nasıl bir şiddete uğradıklarını anlatıyor biz okuyuculara.



Emir ve Hasan, aynı sütanneye sahip, aynı evde büyümüş iki arkadaş iki kardeş. Biri evin sahibinin oğlu Emir, diğeri evin hizmetlisinin oğlu bir Hazara olan Hasan. Kitap ilk önce bize ikisi arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Sayfalarda ilerledikçe Hasan'ın Hazara olmasından kaynaklı yaşadığı sözel şiddeti görüyoruz. Biraz daha ilerleyince ise Hasan'ın başına gelen o olayı okuyoruz. İşte her şey orada başlıyor. Emir ve Hasan arasındaki ilk kopuş, ilk ayrılık. Sonraki süreçte ülke işgale uğruyor ve Emir ile Baba'nın yolları Amerika'ya düşüyor. Hasan ile babası Ali mi? Onlar ...

Aradan yıllar geçiyor ve bir gün Emir'e Afganistan'dan bir telefon geliyor. Ve telefon Rahim Han'ın "Yeniden iyi biri olmak mümkün" sözleri ile kapanıyor. Sanki her şeyi biliyormuş gibi, sanki 1975 kışında yaşanan o korkunç olayı biliyormuş gibi.

Yazar bize Emir ve Hasan üzerinden bir hikaye anlatıyor. Yalnız bu hikayenin başında "Bu kitapta anlatılan her şey hayal ürünüdür" diye bir ibare yok. Yok çünkü Afganistan'da, o topraklarda Hasan gibi Emir gibi bir sürü çocuk var. İşte biz Uçurtma Avcısı'nda bu çocukların hayatlarını okuyoruz, yaşadıklarını okuyoruz, ne hayaller kurarken nelere maruz kaldıklarını okuyoruz.

Ufak bir not : Kitabı okumak için aldığınızda yanınızda kağıt mendil bulundurmayı unutmayınız.

5 Mart 2018 Pazartesi

90. Oscar Ödül Töreni


90. Oscar Ödül Töreni saatler önce gerçekleşti. Dolby Tiyatrosu'nda gerçekleşen törende taciz ve cinsiyet eşitsizliğine karşı sürdürülen politik duruşa devam edildi. Fakat bu törende Altın Küre Ödül Töreni'ndeki gibi siyah giyinilmedi ve katılanlar renkli kıyafetleriyle kırmızı halıda arzı endam ettiler.

Kimler ne mi giydi ? Hadi hep beraber bakalım.


Zendaya benim için gecenin en şık kadınlarından bir tanesiydi. Normalde bu kıyafeti askıda görsem "hımm bir deneyeyim" dermiydim bilmiyorum. Büyük olasılıkla dikkatimi çekmezdi. Fakat Zendaya'nın üzerinde bayıldım. Saçına, makyajına ayrı bayıldım ( Giambattista Vali ) 


Jennifer Lawrence elbisenin rengi çok güzel değil mi? Renk kendisine çok yakışmış ama kıyafeti yok yok beğenmedim :( Ayrıca saçları böyle kendisine çok yakışmış :)  (Dior)


Hemen hemen aynı materyalden bir kıyafet daha. Lupita Nyong'o çok güzel bulduğum bir kadın kendisi ama bu kıyafetini hiç beğenmedim hemde hiç. ( Versace )



Gal Gadot, bu kadın hep mi gülüyor diyorum bazen. Bende yani ne güzel gülüyor işte kadın.:) Ben elbiseyi beğendim. Fotoğrafta biraz kötü çıkmış ama normalde göründüğünden daha güzel. Gerçi kendisinin elbisesinden çok taktığı mücevherler konuşuldu orası ayrı. ( Givenchy )



Allison Janney kırmızı kıyafetin içinde çok zarif görünüyor doğrusu. Neşesi de pek yerinde. Herhalde geceden ödülle ayrılacağı içine doğdu :)  ( Reem Acra )



Gecede kırmızı tercih eden bir diğer isim Merly Streep. Kadın efsane yaa. Bayılıyorum bu kadına. Aaa kıyafet değil mi? Yani ne giyse yakışıyor ona. (Christian Dior )


Nichole Kidman hediye paketi gibi görünmüyor mu ? Renk çok güzel, kendisine de çok yakışmış ama tüm bunlar onun hediye paketi gibi göründüğü gerçeğini değiştirmiyor. ( Armani Prive )


Margot Robbie beyaz elbisesinin içinde oldukça hoş bir görüntü çizmiş. Sanırım ben böyle saçları beğeniyorum çünkü bu model saç ile kimi gördüysem beğendiğimi fark ettim :) Ufak bir not : çantası çok zarif. ( Chanel )


Gecenin beğenmediğim isimlerinden biri Emily Blunt. O omuz detayları, elbisenin üstündeki o beyaz çiçekler (çiçek sanırım onlar) hiç beğenmedim. Normalde ben uçuş uçuş elbiseleri severim ama bu elbiseyi değil. ( Schiaparelli )



Emma Stone'da gecenin hayal kırıklıklarındandı. Takımı hiç beğenmedim. Takım giymek istemiş ama yanlış bir tercih yapmış. Keşke tek renk tercih etseymiş. Yok illa farklı renkler olsun diyorsa da başka bir takım olsaymış bu değil. ( Louis Vuitton )



Bir iki değişiklikle çok beğendiğim bir isim Gina Rodriguez. Kıyafeti, rengini, parıltısını hepsini beğendim. sadece kıyafetin dışında yer alan o fazla katmanı çekip çıkartmak istedim o kadar. ( Zuhair Murad )


Laura Dern gecenin en zarif kadınlarından bir tanesi. Elbise çok güzel. Evet evet bu elbiseyi askıda da görsem beğenip alırdım. Çantasını da beğendim. sanki bir taş görüntüsü var çantanın. ( Calvin Klein )


Uçuş uçuş elbiseleri sevdiğimi söylemiştim değil mi? İşte bu elbise onlara örnek. Allison Williams elbiseyi çok güzel taşımış. Sadece elbisenin omuz kısmında bulunan tül detay olmasaymış daha iyi olurmuş sanki (Armani Prive)


Tek kelime ile gecenin en kötü ismi hiç kuşkusuz Saoirse Ronan. Elbisenin arkasındaki fiyonk kötü, elbisenin kısalığı kötü, kuyruğu kötü. özetle elbise kötü. ( Calvin Klein )

Kırmızı halı böyleydi. Peki ödül alan isimler? Hadi öğrenelim. 


En İyi Film: The Shape of Water
En İyi Yönetmen: Guillermo del Toro (The Shape of Water)
En İyi Kadın Oyuncu: Frances McDormand (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri)
En İyi Erkek Oyuncu: Gary Oldman (Darkest Hour)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Allison Janney (I, Tonya)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Sam Rockwell (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri)
En İyi Özgün Senaryo: Get Out (Jordan Peele)
En İyi Uyarlama Senaryo: Call Me By Your Name (James Ivory)
En İyi Animasyon Filmi: Coco
Yabancı Dilde En İyi Film: A Fantastic Woman (Şili)
En İyi Belgesel Film: Icarus
En İyi Kısa Belgesel: Heaven is a Traffic Jam on the 405
En İyi Canlı Aksiyon Kısa Film: The Silent Child
En İyi Animasyon Kısa Film: Dear Basketball
En İyi Film Müziği: The Shape of Water
En İyi Özgün Şarkı: Remember Me (Coco)
En İyi Ses Kurgusu: Dunkirk
En İyi Görüntü Yönetimi: Blade Runner 2049
En İyi Film Kurgusu: Dunkirk
En İyi Görsel Efekt: Blade Runner 2049