29 Aralık 2017 Cuma

Merhaba 2018, Merhaba Yeni Yıl




Yeni bir yıla merhaba dememize saatler kaldı ve arkama dönüp bakıyorum da koskoca bir yıl geçmiş. Bu bir yılı sayılarla ifade etmek gerekir ise 12 ay, 52 hafta, 365 gün. Ne kadar uzun değil mi? İşte biz bu uzun senenin sonuna geldik. 2017'yi  bazen güzel anılarla, bazen şanssızlıklarla, bazen güldüğüm bazen ağladığım anılarla uğurlarken 2018'e şöyle kocaman bir MERHABA. 

Biraz önce bahsettiğim o büyük sayılara şimdi sıfırdan başlıyoruz en baştan. Bence bu yeni yılı, bu sıfırdan başlamayı en güzel şekilde, en verimli şekilde değerlendirmek gerek. Bu yeni yılın kıymetini bilmek ve doya doya bir yıl geçirmek, yaşayarak ama 'sadece nefes alarak değil' gerçekten yaşayarak geçirmek gerek.

Bende düşündüm ve 2018 için kendime birkaç maddelik bir liste hazırladım. Hepsini mutlaka yapar mıyım bilmiyorum ama hepsini mutlaka yapmaya çalışacağımı biliyorum.

Hadi şimdi hep birlikte listenin maddelerine bir göz atalım


1- Yeni Yerler Görmek

Gitmediğim yerlere gitmek, bilmediğim kültürleri öğrenmek, tanımadığım insanlarla tanışmak istiyorum

2- Yeni Yazarlarla Tanışmak

Her yeni bir yazarla tanıştığımda yeni hayaller kuruyorum, yeni dünyalar öğreniyorum ve aslında birçok şeyde ne kadar eksik olduğumu da görüyorum. Bu yüzden okuyabildiğim kadar farklı bir yazarın kitabını okumak ve onların iç dünyasıyla tanışmak istiyorum.



3- Daha Çok Şükretmek, Daha Çok Gülmek

Biliyorum kimsenin hayatı mükemmel değil. Benimde hayatım mükemmel değil. Sürekli gülüp, gezip eğlenip durmuyorum. Ağladığım, kızdığım, sıkıldığım zamanlar benimde oluyor. Ama hayatımın bu eksi yönlerine bakıp mutsuz olmaktansa artı yönlerini görüp mutlu olmayı seçiyorum.

4- Yeni Bir Dil Öğrenmek

Şu hayatta uğraşıp uğraşıp yapamadığım bir şey dil öğrenmek. Daha dorusu devamını getirip de belli bir düzeyin üstüne geçemediğim bir şey bu dil konusu. Fakat bu yıl bu değişecek ve ben öğrenmek istediğim o dili çok iyi bir şekilde öğreneceğim. Bu sefer olacak inanıyorum.

5- Korktuğum Bir Şeyi Denemek

Ben birçok korkusu olan bir insanım. Lunaparktan, boğulmaktan korktuğum için denizden, düşerim diye bisiklete binmekten yani hatırı sayılır bir miktarda şeyden korkan bir insanım maalesef. Bu yüzdende gerçekten yaparken mutlu olabileceğim birçok şeyi yapmaktan geri kaldığımı hissediyorum. Bu duygu hiç hoş değil emin olabilirsiniz. Bu nedenle de artık bu duruma bir dur diyorum ve korktuğum bazı şeyleri denemeye başlıyorum.

6- Denemediğim Tatları Denemek

Aslında bu madde bir üst madde ile bağlantılı. Çünkü korkularımdan biri de zehirlenmek. Bu yüzden hep aynı çeşit şeyler yiyen ve o çeşitlerin dışına mümkün olduğunca çıkmayan bir insanım. ama bu duruma da bir dur diyor ve yeni tatlar, yeni mutfaklar denemeye varım diyorum.

7- Başkalarının Hayatları İçin Bir Şey Yapmak

Bu aslında en önemli madde. Bu dünyada her canlı bizim kadar şanslı değil. Birilerinin kendilerine nasılsın diye sormasına, ellerini tutmasına ihtiyaçları var. Neden o kişi biz olmuyoruz. Neden elimizi uzatıp tutmalarına izin vermiyoruz



İşte benim 2018 yılında yapmak istediklerime dair liste böyleydi. Yıl sonuna geldiğimizde bu listeye tekrar bakıp neler yapmışım neler yarım kalmış yada nelere hiç cesaret edememişim (böyle bir şey olmamalı) öğrenmiş olacağım.
Tabi yıl sonunda demek istediğim şey "bravo bana hepsini yaptım" cümlesi.olacak.

Hepinize 2017'den çok daha güzel bir yıl geçirmeniz dileğiyle "Mutlu Yıllar"

SİNİRLERİNİZ S.O.S. VERİYOR SAYIN BAŞKAN

                                     
       Biz, insanları, bizde bıraktıkları izler üzerine severiz ve sayarız.
       Değerlerimiz vardır, adı konulmamış bir yerlere yazılmamış. O değerlerimize uygunluğu üzerine vicdanımız, vicdanlarına benziyorsa, saygımız artar. Hele birde bizim ortamımızdan geliyorlarsa, ayrı bir sevgi oluşur yüreğimizde, yeri oluşur.
       Ummadığımız hareketlerle karşılaşırsak, önceleri konduramayız. Olmaz yapmaz deriz. O yüreğimizdeki kişi ile, kişiliğimi değişti yoksa biz mi yanlış tanıdık diye, biraz incelemeye alırız.
       Bir, iki, üç, olayları yeniden irdeleriz ve varsa değişiklik. “Seni de kaybettik be kardeşim” deriz. Sileriz, yok sayarız.
       Hele biz gazeteciler yok saydığımızda, davetlerine icabet etmeyiz. Yazılarımızda yer vermeyiz. Bir müddet daha bekleriz. Acaba toparlar da, düzelirler mi? Diye bekleriz.
      Hoş onlar, o değişenler,  para harcadıkları yayın organlarının köşelerinden, çoğu zaman inmedikleri ve paraları karşılığında sürekli, “padişahım çok yaşa” teraneleri ile haksız yere övüldüklerinden olsa gerek, anlayamazlar, kendilerindeki yanlış gelişmeleri. “Ben neymişim be abi” türünden böbürlenmeye başlarlar.
        Sen, benim kim olduğumu biliyor musun?Sorusu ile, sıradan vatandaşların her gün yaşadıkları,  karşılaştıkları olaylara bile tepki gösterirler.
         Daha geçenlerde trafikte durdurdular polis arkadaşlarım. “Abi biraz laflayalım diye durdurduk” dediler. Bende dedim ki sohbet esnasında “abim beni ve taşıtımı sorgulayın bakalım bu arada” dediğimde “Olur mu be abi” dedi, dostum polis. “Lütfen dediğimi yapar mısın” diye ısrar ettiğim de.  Taşıtımın sigortasını bitmiş olduğu ortaya çıktı ve oracıkta sigortamızı telefonla yenilettik.
       Polis arkadaşım üzüldü. Ben se sevindim. “Abim bak, beni öylesine bir riskten kurtardınız ki size teşekkür ediyorum” dedikçe arkadaşımın üzüntüsü azaldı. Beni arayın, arabamı arayın, evim şehir dışında, evimi de arayın. Beni aramazsanız, Allah razı gelmez. İnsanoğlu çiğ süt emmiş ne zaman ne yapacağı belli olmaz” dedim ve biraz daha lafladıktan sonra yoluma devam ettim.
       Gelelim bu yazımızın amacına, Kasım ayının 29 un da, İsabeyli deki mülkü Nazilli belediyesinde olan, petrol istasyonunda,  Belediye başkanı, Haluk Alıcık ile, petrol çalışanı elemanı, olayı beni çok üzdü. Nazilli post haberden ve araştırmalarım sonucunda öğrendiklerimden dolayı kahroldum.
       Sayın Başkan, o petrolün mülkü sizin olabilir. O çalışanın kasasına sahte para girerse, işletmeci kuruluş,  o sahte parayı, o çalışanlarına ödetiyorlarsa, Asgari ücretle çalışan o kardeşlerimize yazık olmaz mı?
       Muhakkak siz, sahte para almazsınız, bulundurmazsınız. Günün içinde bankaların gişelerine bile sahte para girebiliyorsa, size de verilmiş olamaz mı?
       İş akışı içinde rutin işini yapan çalışanın aldığı parayı kontrol etmesi sizi niye üzdü?
        Sayın Başkan, Haluk Alıcık, Sinirleriniz s.o.s. veriyor. Biliniz ki hiçbir kimsenin Veli nimeti siz değilsiniz. Bu gün işinden ettiğiniz, o petrol çalışanları muhakkak ekmek paralarını taştan çıkarırlar. Ama siz onların beyinlerinde ve bu olayı duyanların yüreğinde kötü izler bırakıyorsunuz.
      Rabbim, “her olayda bir hayrın gizli olduğunu” söylüyor bizlere. Siz kendi yolunuzu kendiniz kesiyorsunuz, gibi geliyor bana.
       Muhtarları yemeğe davetinizde yaptığınız, aba altında sopa göstermelere de, onları Belediye kesesinden Kıbrıs gezisine göndermek isteme mantığınızı da anlamakta zorlanıyorum.
        Kamuoyu sizin her yaptığınız iyi ya da kötü davranışları yakından takip ediyor. Basının yazmaya çekindiğine bakmayınız.
         Yine kamuoyu, İmam Hatip Lisesi konusunda, Fetö darbesi öncesindeki tavırlarınızı da çok iyi biliyor.
      Sayın başkan,  dostlarınızı ve iyi insanları kaybediyorsunuz. Şunu çok iyi biliniz ki, Sizin şimdi her yaptığınızı alkışlayan yalakalarınız, sizi öbür tarafta korkarım kurtaramayacaklar.
       Bu dünya mı? Beni ilgilendirmiyor artık. Saygılarımla.
                                                    Mehmet Kızılaslan. 2017/12/29
    

  .  

24 Aralık 2017 Pazar

Şeker Portakalı



Şeker Portakalı Jose Mauro De Vasconcelos'un 12 günde yazdım dediği 1968 yılında çıkan muhteşem kitabı. 👍 Çok keyif alarak okudum bu kitabı. Aynı zamanda Zeze'ye üzülerek, o daha çocuk rahat bırakın diyerek okudum. Kitabın sonunda ise ......... 😢 Neyse ben söylemeyeyim, siz okuyun. 

Konusuna gelirsek ise: Zeze fakir bir ailenin yaramaz, haşarı ve bir o kadarda zeki 5 yaşındaki oğullarıdır. Kitap Zeze'nin mahalledeki yaramazlıklarını, ailesinin bu yaramazlıklara verdiği tepkileri, aile içindeki olayları, Zeze'nin kurduğu ve hayatını derinden etkileyecek arkadaşlıklarını anlatıyor. 
Şeker Portakalı ismi nereden geliyor derseniz ise, Zeze ve ailesinin yeni taşındığı evin bahçesinde bir şeker portakalı fidanı vardır. Zeze onu çok sever ve ona Minguinho adını verir. Onunla arkadaş olur ve yaptığı her şeyi ona anlatır. Kitapta ismini işte bu ağaçtan alıyor. 






Ayrıca kitabın 2012 yılında da bir filmi yapılmıştır. Filmini de izlemek isteyenler için ek bilgi olsun 😉 Ama ben her zaman ilk önce kitabın okunmasından yanayım ✊✊📖 

21 Aralık 2017 Perşembe

Ufak Tefek Cinayetler



Veee sezonun en ses getiren yapımı Ufak Tefek Cinayetler. Başrollerini Gökçe Bahadır, Tülin Özen, Aslıhan Gürbüz ve Bade İşçil'in paylaştığı dizinin yapımcılığını AY Yapım, senaristliğinin ise Meriç Acemi yapmakta. Meriç Acemi için bir parantez açmak gerekir aslında. Bu kendisinin ikinci büyük işidir ve söylemeliyim ki kendisine sağlam bir yer edinmeye başladı ve hatta edindi bile.(Peki ilk büyük işi ne diye soracak olursanız eğer geçen sezonun en çok konuşulan dizisi Kiralık Aşk)


Ufak Tefek Cinayetler için ne büyük reklamlar, tanıtımlar yapıldı nede büyük büyük! başrol oyuncuları seçilerek onlar üzerinden gündem yaratıldı. (Bu yönteminde pek tutmadığı örnekler ile mevcut. bkn: Meryem Uzerli ismiyle tanıtım yapılan "Gecenin kraliçesi" bir diğer örnek ise büyük tanıtımlar yapılan "Kurt Seyit ve Şura")

Hımm dizidekiler önemsiz oyuncular mı? Tabi ki değil. Gökçe Bahadır, Tülin Özen, Aslıhan Gürbüz, Mert Fırat çok iyi oyunculardır ve işlerini hakkıyla yapmaktadırlar. Fakat televizyonda yansıtılan çok önemli popüler oyuncular kategorisinde değiller. Buda bir gerçek. Kıvanç'ın, Tuba'nın, Beren'nin dizileri gazetelerde, televizyonda daha yayına girmeden sürekli konuşulurken bu dizideki isimler için böyle bir durum geçerli değil.
Ama bu onların değerinden bir şey kaybettirir mi? Tabi ki hayır.

Dizimize dönecek olursak; dizi 24 Ekim'de yayın hayatına başladı ve ilk bölümü ile Total'de 8, AB'de 2, ABC+'da 4. oldu. Fakat 2. bölüm, 3. bölüm derken salı gününü zirvede kapatan bir dizi haline geldi UTC. Öyle ki salı günlerinin tartışmasız galibi Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz'ı yerinden etti.


Peki bu dizi bize ne anlatıyor? 4 arkadaş Oya, Arzu, Merve ve Pelin. 96 yazında bir olay yaşanır ve bu arkadaş grubu Oya'ya bir şaka yaparlar (daha doğrusu tuzak kurarlar). Oya okuldan, yaşadığı yerden ayrılır, eski hayatında yer alan insanlarla iletişimini keser. Aradan geçen 20 yıldan sonra Oya Sarmaşık'a geri döner ve artık kendisine 20 yıl önce bu kötülüğü yapanlarla aynı yerdedir.

İlk bölümde bir cinayete tanık oluyoruz. Fakat izleyiciler olarak ne katili nede kurbanı görüyoruz. (tanık oluyoruz deyince ikinci söylediğim biraz tuhaf oldu ama) Bizde diziyi katil kim, kurban kim, kim kimi neden öldürdü soruları ile izliyoruz. Herkesin aklında bir isim var. Bu tahminler ne kadar tutar ne kadar tutmaz orası bilinmez. İzleyip göreceğiz artık.

Ufak bir not; Diziyi başka dizilere benzetenler, o dizilerden uyarlama bir iş diye eleştirenlerde var. Evet olabilir ama bu durum açıkçası benim diziyi izlememe ve beğenmeme engel değil.


Birde dizi ile ilgili ufak bir şey daha ; Bu dizi bize diğer dizilerde gösterilen zengin şatafatlı aile yaşantısından farklı bir yaşantı gösteriyor. Evet yine zenginler, evet yine lüks arabaları var, evet yine evlerinde hizmetçileri var ama onlar yine mutfakta pasta börek yapıyorlar, çamaşır makinesini çalıştırıp, çocuklarının kahvaltısını hazırlıyorlar. Evlerinden dışarı sadece davete katılmak yada şirketlerine gitmek için çıkmıyorlar. Başka uğraşları var. Çok daha doğal, insani olan uğraşları. 


Hadi birazda karakterleri tanıyalım (En azından hala izlememiş olanlara tanıtalım)



Oya , dizinin haksızlığa uğramış esas kızı. Kadın doğum uzmanı, bekar, yalnız yaşayan, fazla arkadaşı olmayan, kimseye de eyvallahı olmayan bir kadın. Biraz sessiz hatta fazla sessiz. çoğu kişiye göre soğuk ama bazı sahneler var ki aslında çok sıcak olabilen bir kadın ama kendisini dış dünyadan soyutlamayı tercih etmiş.
Ve evet bazı sahneler Merve'nin Pelin'in karşısında neden bu kadar susuyorsun dediğim bir karakter. "Bak onlara ne kadar çığırtkan olabiliyorlar sen neden böyle sessiz olmayı seçiyorsun" diyorum ama sadece ben diyorum işte. Oya benim gibi düşünmüyor.




Arzu, evli, iki çocuk sahibi, sessiz, uysal (ama bazı sahnelerde içinden nasıl bir delinin çıktığını görebiliyoruz), titiz, maharetli bir ev hanımı.
Aslında bu arkadaş grubunun hiçbir şeyden haberi olmayan kendi halinde takılan tek üyesi (96'daki olay onun tek ve en büyük suçu diyebiliriz).
Bütün hayatını çocuklarına ve kocasına adamış bir kadın ama gün gelecek o da mükemmel hayatının aslında öyle pekte mükemmel olmadığını görecek. Kocasının, arkadaşlarının "Merve ve Pelin" aman Arzu bu, boş ver saftır o, pek bir şeyden de anlamaz tavırlarına karşı Arzu onların söylediğinden çok daha fazlası bana göre



Merve, grubun ana kraliçesi. Daha doğrusu kötülüklerin ele başı. Hep en üste olmayı istemiş ve bunu bir şekilde başarmış bir kadın. Evli bir çocuk sahibi, kurnaz, dominant (ama Serhan karşısında istese de olamıyor),
manipülasyon ustası. hiç düşünmeden yalan söyleyebilen ve bundan hiç pişmanlık duymayan bir kadın. Herkes çok zeki olduğunu söylüyor ama bence başarısı onun zekasından değil karşısındakilerin pasifliğinden kaynaklı. (bkn; Pelin'in akıllıca bir planı karşısında hemen mat oldu)
Aaa tabi birde Merve'nin kendisine has bir konuşma tarzı var ki kadın ben buradayım diyor yani orası ayrı.




Pelin, kendisi junior Merve. Hep Merve gibi olmak istemiş, ona özenmiş ama onun gölgesinde kalmış bir karakter. Taylan ile evli ve çocukları var.

Oya'dan hiç hoşlanmıyor çünkü kocası Oya'nın eski sevgilisi. Taylan'a olan saplantısı ona her şeyi ama her şeyi yaptırabilir durumda..Aklı kötülüğe çalışan ama iz bırakmadan kötülük yapabilecek kadar zeki olmayan bir kadın. Gerçi bir sahnede iyi bir plan yaparak Merve'yi faka bastırdı ama başka bir sahnede elindeki çok büyük bir kozu heba etti.



Peki erkek karakterlerimiz ;




Edip; Kızların lisedeki öğretmeni, Oya’nın en yakın arkadaşı. Üstelik kader arkadaşı. 96'da ki olayda Oya ile birlikte iftira uğramışlar. Şuan hayatını editörlük yaparak kazanıyor. Serhan'dan hiç hoşlanmıyor. Serhan ne alaka demeyin izleyince göreceksiniz.


Serhan; Hikayemizin esas erkeği. Merve’nin eşi. Oya'nın da aklını karıştıran kişi. Mükemmel eş, mükemmel baba, tam bir iş kolik. Sessiz, sakin ama bence altında çok daha faklı şeyler olan bir adam kendisi. Bence göründüğünden çok daha farklı bir kişi ve biz bu kişiyi Oya vasıtası ile göreceğiz gibi.


Taylan ; Komik, eğlenceli, karısını aldatmaya meyilli, çalışmaktan çok eğlenelim kafasında bir adam. Oya'nın eski sevgilisi. Pelin'in kocası. Pelin'den de fazlaca korkan bir koca.


Mehmet ; Arzu'nun eşi. Kapalıçarşı'da dükkanı olan zengin bir adam. Yalancı, sadakatsiz, güvenilmez bir tip. 



18 Aralık 2017 Pazartesi

KORKULARIMIZ

                                           
                   Daha önce bir yazımda “insanları birleştirmenin iki yolu vardır” diye bahis etmiştim.
                   Birincisi örneğin, “öcü geliyor, kominizim geliyor” diye, çocukları ve büyükleri korkutursunuz ve korkan insanlardan bir gurup, bir topluluk ve güç oluşturursunuz.
                  İkincisi, “Gelin beraber bir şeyler yapalım. Bir güç oluşturalım” dersiniz. Bunun bir bedeli vardır. İnsanlara bir şeyler vat edeceksiniz, ikram edeceksiniz ve kendinizin temiz olduğunuzu anlatmaya çalışacaksınız. Bir güç oluşturmaya çalışacaksınız.
                Birincisi dürüst olmayan insanların ve liderlerin tuttukları, basit ve kolay yoldur. İkincisi dürüst olanların tuttuğu zor yoldur.
               Hayatımıza şimdi bir bakalım isterseniz. Hangi evresinde korkularımız olmadı?
              Gelişmemiş ülkelerin sorunu dur bu korkular. İnsana saygısız, korkak, ve hatta faşist yönetimlerin yöntemleridir. Geçmişte batıda insanlar hak aramaya girişse; durun ne yapıyorsunuz? Doğu parçalanıyor, şimdi sırası mı hak aramanın? Diye bastırmadılar mı hak arama arzularımızı?
              İşçiler ne zaman meydanları doldurmaya başlasalar haklarının güzelleşmesini isteseler; Bunların arkasında komanist ler var. Ülkeyi bölecekler. diyerek, onlarla birlik olmayın. Demediler mi diğer kesimine işçilerimizin?
              Hangi dede, torununu sevmek istediğinde, kendisine gelmeyen torununu, arkanda öcü var diye korkutmadı? Hangi nene, torunu uyusun diye öcü geliyor uyu artık demedi?
              İşte bu korkutarak istediğimizi yaptırma kolaycılığı bu ülkenin insanını edilgen ve korkak yaptı.
             Birileriniz, biz korkmayız, biz üstün bir ırkız, biz yedi düvele meydan okumuş bir Milletiz diyorsunuz. Değil mi? Bende sizin gibi düşünüyorum.  Bende kendimi kahraman sanıyorum. Ama beni de sizleri de korkutarak amacına ulaşanların bizden daha akıllı olduklarına da inanmıyor değilim.
              Demem odur ki efendiler, ne zaman biz çare aramaya, ne zaman hak aramaya ne zaman bir çıkış yolu olduğunu anlatmaya çalıştığımızda; yolumuzu bu şekilde kesenlerin dürüst olmadıklarına inanıyorum artık.
                Geç mi kaldım anlamakta? Ben geç kaldığımı zannetmiyorum demiştim ya daha önceleri de buna benzer yazılarım vardı diye.
                Şimdilerde biraz durum değişik, biliyor musunuz artık. Dışarıda savaş olmuş, kan gövdeyi götürmüş, içeride bizi fazla ilgilendirmiyor. Ekonomi sallanmıyor.
              Aslında bizi şimdikilerde korkutmadılar mı geçmişte? Korkuttular. Ama onlarda baktılar artık korkmuyoruz. Metot değiştirdiler. Vaatler le birlikte olmanın pahalı yolunu seçmek zorunda kaldılar. Bu çok iyi bir gelişme. Geçmişten gelen korkularımızı tamamen silemeseler de, yol düzelmeye başladı. 
             Yerine talip olanlardan çıt yok.  Vatan elden gidiyor korkutmaları da artık Milleti etkilemiyor, korkutmuyor.
               Yeni bir şeyler söylemek lazım. Korkutmadan, yaşam standardımızı, yükseltecek. Onlarla birlikte olmamızı gerektirecek, daha güzel bir şeyler,  vat etmeleri lazım. İşsizliği önleyecek. Aşımızı daha leziz yapacak. Kesemizi daha çok rahatlatacak. Bankalardan bu Milleti kurtaracak. Tapularımızı ipotekten kurtaracak.
                   Hasılı, efendiler, İktidarın öcüleri, dış güçler ve onların piyonları ise, Onlardan daha güçlü olduğunu gösterdi ise. Muhalefetin öcüleri, değişmemeli. Öcüler tamamen ortadan kalkmalı. Birlik beraberliğin pahalı ve zor yolunu yeni projeleri ile bu Millete sunmalılar. Kendi çevresinde toplamayı bilmeliler.
                Bu millet artık korkularla susturulmayı ve oyalanmayı yemiyor. Saygılarımla.
                                                   Mehmet Kızılaslan 2017/12/19


             

Cesur Yeni Dünya



Aldous Huxley Cesur Yeni Dünya'yı 1932 de İngiltere'de kaleme almıştır. Kitap Huxley'in  ilk distopya denemesidir. Kitap okurlarını türü konusunda ikiye bölmüştür. Bazı okurlar kitabı ütopya olarak görürken bazı okurlar ise kitabın bir distopya örneği olduğunu savunur. Bana göre ise kitap distopya türüne çok güzel bir örnektir. 

Kitapta anlatılan dünya Londra'da Ford'dan sonra 632 yılında geçmektedir. Bu tarihlerde herkes belirli sınıflara ayrılmış ve bulundukları sınıfta mutludurlar. İnsanlar Kuluçka ve Şartlandırma Merkezinde üretilirler. İşsizlik, yoksulluk, hastalık yok edilmiştir. Fakat bunların yanında anne-baba kavramı, aile kavramı yoktur. Gittikçe duygusuzlaşan, hiçbir şeyi sorgulamayan bir toplum oluşturulmuştur. Edebiyat ve felsefeden bahsedilmez. Bütün kitapta bu durumun farkında olan birkaç kişi vardır. Onlardan biri de Vahşi'dir. Kitapta Vahşi'nin bu dünyayı sorgulamasına tanık oluyoruz.


 Kısaca kitap okunması gereken çok güzel bir distopyadır. Tavsiye ederim. 

10 Aralık 2017 Pazar

Oh My Venüs



Bir ara Kore dizilerine fena halde sarmıştım. Arka arkaya kaç dizi bitirmiştim. Sonra ara verdim ve öylece uzadı gitti o ara. Geçenlerde aklıma geldi. Tekrar bir bakayım dedim hangi diziler var diye ve karşınızda Oh My Venüs. 
Ben çok keyif alarak izledim. 16 bölüm su gibi aktı. Dizi boyunca So Ji-Sub'a ayrı Shim Min-A'ya ayrı bayıldım 

Dizimizin konusuna gelirsek: Eskiden çok güzel ve başarılı olan Kang Joo-Eun aradan geçen yıllar boyunca kilo alır ve bakımsızlaşır. Bunun sonucunda da liseden bu yana birlikte olduğu sevgilisi tarafından terk edilir. Esas kızımızı terk eden sevgili, kızımızın eskiden arkadaşı olan kız ile bir ilişkiye başlar. Kang Joo-Eun bunu öğrenir ve mahvolur. Artık yeter der ve burada devreye esas oğlan John Kim girer. John Kim Hollywood'un gizli antrenörü ve herkesin merak ettiği kişidir. ABD'den ülkesine döner ve yolları Kang Joo-Eun ile kesişir. Olaylarda böylece başlar. 


Aslında bir kadının dönüşüm hikayesi. Ben böyle hikayeleri hep sevmişimdir. Tabi sadece hikaye bu diye önermiyorum diziyi. Hikayenin yanında işlenişi güzel, oyunculuklar güzel,  
So Ji-Sub güzel Shim Min-A dahada bir güzel. Eee tabi tüm bunlar olunca dedim ki tamam bu dizi tavsiye edilir. ve tataam karşınızda işte

6 Aralık 2017 Çarşamba

AYLA



Ay yüzlü Ayla ile Astsubay Süleyman Dilbirliği'nin hikayesi. Tarihler 1950. K. Kore ile G. Kore arasındaki bir iç savaş ilerleyen günlerde uluslararası boyut kazanmıştır. Bunun neticesinde Türkiye Güney Kore'ye yardım için bir askeri birlik gönderir. Aradan aylar geçer ve nihayet savaş biter. İki ülke arasında ise yıllarca sürecek dostluk kalır. Bu savaş sonucunda 721 Türk askeri şehit olmuştur. Bunun yanında 3 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Bu acı tablo içinde güzel, sıcacık bir umut meydana gelmiştir. Bu umudun adı Ayla. Ayla ve onun Türk birliğindeki askerlerden biri ile arasında oluşan bağ. Süleyman Astsubayın sözleri ile söylemek gerekirse "bu kız çocuğu savaşın içindeki hayatlarına girerek o karanlık dünyayı adeta aydınlattı."

Son dönemlerde izlediğim en iyi yapımlardan bir tanesi Ayla. Ayla filmi Türkiye'nin oscar adayı (daha doğrusu oscar aday adayı) umarım hak ettiği başarıyı elde eder.
Film şuana kadar 4.1 milyon izleyiciyi sinemaya çekmeyi başardı. Peki yeter mi? Bence hayır. Çok daha fazlasını hak ediyor. Türkiye de en çok izlenen filmin gişesi 7.3 milyon ise Ayla için 4 milyon az bir sayı.


Ayla bize ne mi anlatıyor? Savaşta ailesini kaybetmiş, yalnız kalmış, korkmuş hemde çok korkmuş küçük bir kızla, bir millete yardım etmek için ülkesinden kilometrelerce uzağa hiç tereddüt etmeden, acaba mı demeden giden bir askerin iki yabancıdan nasıl baba-kıza dönüştüğünü anlatıyor. Birine kızım demek için, babam demek için kan bağına gerek olmadığını anlatıyor. Aradan 60 yılda geçse savaşta kızım denilen o küçük kızın, babam denilen o genç askerin hala özlenildiğini, beklenildiğini anlatıyor.

Filmin oyuncularına gelirsek ise; İsmail Hacıoğlu harika bir oyunculuk sergilemiş.Oynamamış yaşamış resmen. Ali Atay çok çok iyiydi. Murat Yıldırım, Çetin Tekindor, Büşra Develi, Taner Birsel, Caner Kurtaran kendi paylarına düşeni hakkıyla yapmışlar.
Ve tabi ki Kim Seol, bu küçük kız öyle güzel Ayla olmuş ki ba-yıl-dım.

İzlerken bazı sahnelerde salonca güldük, bazı sahnelerde ise gözlerim öyle bir doldu ki gözlerimi kırpsam yaşlar akmaya başlayacak. Salondan çıkarken insanlara şöyle bir baktım da gözleri kuru olan nadir. Bu hikayeyi bu kadar duygusal yapanda gerçek olduğunu bilmek, o acıların gerçekten çekildiğini bilmek değil mi ? Beni en fazla etkileyen bu özelliğiydi açıkçası.


Filmde iki sahne var ki beni benden aldı. Tabi bunu söylemeyeceğim ama bu konuda tek olmadığımı biliyorum. Kiminle konuşsam aynı sahnelerden bahsettik durduk. Ama bir sahneyi söyleyebilirim. çünkü bu herkesin bildiği bir şey. Ayla ile babasının buluşması.

Filmde beğenmediğim yer yok muydu.? Evet vardı. Filmin günümüz sahneleri zayıf kalmıştı mesela. Bu ufak eksisine rağmen gidilip izlenecek ve bunun için pişman olunmayacak bir film Ayla.


5 Aralık 2017 Salı

YABANCI


Bugünün kitabı Albert Camus'dan 'Yabancı' . 
Albert Camus'a ait okuduğum ilk kitaptı ve iyi ki okumuşum dediğim bir kitap oldu Yabancı. sıkılmadan, beğenerek okudum ve bu kitabı başkaları ile de paylaşmalıyım dedim. Sadece kitabı ben beğenmiş olmamalıyım ki Camus Meursault'un hikayesini anlattığı bu eseriyle 1957 Nobel Edebiyat Ödülü'nünde sahibi olmuştur.

Kitabimiza konusuna gelecek olursak; Bas karakterimiz Meursault. Kendisi hiçbir olaya tepki vermeyen, her şeye fark etmez diyen, insanlarla ilişkilerine, dış dünyaya mesafe koymuş bir karakter. Öyle ki annesi öldüğünde dahi tepkisiz kalmış, cenazesinde hiçbir üzüntü belirtisi göstermemiş bir insan. Meursault kitabin ilerleyen sayfalarında bazı olaylardan sonra birini öldürür ve hapishaneye girer ve sonrasında yaşananlar kitapta anlatılır. Karakterimiz bu olaylardan sonra bile tepkisiz kalmayı başarmıştır. Taki .... Kitabi okuyunuz 📖 boşluğu doldurunuz ✏ 
Yalnız kitabi okurken eskiden izlediğim bir filmin kitabını okuyormuş hissine kapıldım. Sonra düşününce bu filmin Zeki Demirkubuz'un Yazgı'si olduğunu hatırladım 💡 O filmdeki karakterde ayni Meursault gibiydi. Onunda annesi öldü, cinayetten hapse girdi ve o da Meursault gibi hiçbir duygu belirtisi göstermedi. Filmde bazı ufak tefek farklılıklar var ama genel hat aynıydı. Zeki Demikubuz bu filmde Albert Camus'in kitabından faydalanmış. 




Neyse efendim kitap güzel okuyunuz 📖 film güzel izleyiniz 🎥

3 Aralık 2017 Pazar

How To Get Away With Murder



How To Get Away With Murder Viola Davis'in başrolde oynadığı hatta karşısındakileri bile deyim yerindeyse oynattığı müthiş bir polisiye-suç dizisidir. 🔫🔍🔍 
Polisiye-suç dizilerini çok seven ve neredeyse bütün polisiyeleri izlemiş biri olarak bu diziye ba-yıl-dım 👌👌👌 Dizi ABD'de ABC kanalında yayınlanmaktadır. Şu sıralar ise 4. sezon 8. bölüm ile ekrana gelmiştir. 





Dizinin konusuna gelince; bir grup hırslı hukuk öğrencisi ile onların kriminal savunma derslerine giren profesörleri, hem kendi hayatlarını değiştirecek hem de tüm üniversiteyi çalkalayacak bir cinayet davasını üstlenirler. Her bölümde hem farklı bir vaka işlenmekte hem de Annalise (Viola Davis) ve öğrencilerinin (asistanlarının) hayatlarındaki çalkantılara değinilmektedir. 
İzlediğiniz için kesinlikle pişman olmayacaksınız diyerek size şimdiden iyi seyirler 👍👍 

Hayvan Çiftliği



George Orwell  kalemini, kurgusunu çok sevdiğim yazarlardan biridir. Gerçi sevmeyen mi var değil mi 😄 Orwell'ın kült eseri 1984'ü herkes okumuştur. Hayvan Çiftliği'de en az 1984 kadar etkileyici bir diğer kitabı. Hiç sıkılmadan bir solukta okunabilecek bir eleştiri kitabı aslında. 
Alegorik anlatım tekniği ile yazılmış bu kitapta Beylik Çiftliği'ndeki hayvanların insanlara başkaldırarak çiftliği ele geçirmeleri ve sonrasında yaşanan olaylar anlatılır. Beylik Çiftliği artık "Hayvan Çiftliği"  adını almıştır ve çiftliğin bütün hayvanlarca benimsenen en önemli kuralı 'Bütün hayvanlar eşittir' olmuştur. Fakat kitabın sayfalarında ilerledikçe bu kuralın zamanla değişip 'Bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir' halini aldığına şahit oluyorsunuz. 
Orwell bu kitabı ile bir Stalin eleştirisi yapmıştır.Kitaptaki her hayvan gerçek hayattaki bir kişiyi anlatmaktadır. Kitap bu yönü ile gerçekten iyi bir hiciv romanıdır. Ayrıca kitap ne kadar Stalin eleştirisi olsa da kitapta anlatılanlar ile günümüz dünyası arasında da rahatlıkla bağ kurulabilir. 😔 
Ben hiç sıkılmadan zevkle okumuştum. 😆 George Orwell bu kitabı ile eminim sizde de bende bıraktığı etkiyi bırakacaktır 👍👍 

29 Kasım 2017 Çarşamba

ABD, REZZA SARRAF, ORTADOĞU VE TÜRKİYE

                                    
                   26/03/ 2016 tarihinde bir yazım yayınlandı gazetelerde. Başlık. Tayyip Düşmanlığı Penceresinden bakmayalım. O gün birçok kimsenin bakmadığı pencereden bakarak yazdığım yazıdan bazı paragraflar aktaracağım.
                 Bu gün geldiğimiz noktada oynanan oyunun, Türkiye’yi,  ne kadar güç durumda bıraktığını, ta o günlerde gördüğümüzü ve bu gün yine, ülkenin bir yarısının o tuzağın farkında olmadığını anlıyorum. Yazım aynen aşağıdaki gibi.
               ((( Şimdi, Rıza Sarraf ne yapmıştır bir bakalım isterseniz.
                ABD’nin İran’a koyduğu ambargoyu delmiştir.
               Türkiye ile İran’ın ticaretinin artmasına yardım etmiştir.
              Türkiye cari açığının yüzde, on beşini kapatmıştır.
             Bu arada, İran dada, herhalde biraz da, kara para aklanmasına karışmış olmalı ki, İran hükümetinin düşmanlığını kazanmıştır. 
              Ayrıca, ABD’nin prestijinin sarsılmasına sebep olmuştur. Çünki, ABD, İran’ı disipline edememiştir.    
             İran, ambargo sırasında, Rezza Sarraf’ın, kendi kesesine on, İran çıkarlarına bir olan, haksız kazanca göz yummuştur. O nedenledir ki, Ambargo sırasında görmezden geldiği, bu yanlışları, ambargo kalkar kalkmaz, İran, Sarraf’ın ortağını idama mahkûm etmiştir.
              Tahminim o ki,  Rezza Sarraf, Hükümet yetkililerinden, İran ile aralarını düzeltmelerini istemesine rağmen. Yetkililer, tabir yerinde ise, kulak şapırdatmışlardır.
             Durumunu kötü hisseden, Rıza Sarraf, FBI ile görüşerek ve tatile gidiyormuş havası vererek, ABD’ye gitme kararı almıştır. Aksi halde, yalnız gitmeye kalksa, MİT tarafından dışarı çıkışı engellenebilirdi. Türk kamuoyu adamın, ne salaklığını bıraktı, ne aptallığını.
            Rıza çok akıllı ve hayatının geri kalanını ve servetinin bir kısmını kurtarmak için, ABD’yi seçti. Aksi halde, hayatının tehlike altında olduğunu hissetmeye başlamıştı.
            Türk kamuoyunda var sayılan, kar ortaklarını, açıklamak kaydı ile, FBI ile anlaştı. Diğer taraftan, Türkiye ile ilişkileri düzeltme yoluna giren, İran, Suriye ve Rusya’nın ilişkilerinin düzelmesi ABD’yi rahatsız etmeye başlamıştı. Bölge ülkelerinin birlikteliği, ABD’nin Ortadoğu da durumunu tehlikeye düşürebilirdi.
         ABD yönetimi, Saraf’ın işlerini, kendi bankaları aracılığı ile yapmış olmasına rağmen, Davutoğlu hükümeti aleyhine, elinde kozları toplamak istedi.
           ABD, Sarraf’ın hayatına ve mal varlıklarının bir kısmına karşılık, Türkiye deki var sayılan, ortaklarını ve bilgilerini istedi.
            Sarraf bu olayı kabul etti.
           Bu bilgiler, Davutoğlu hükümetinin, içeride elini zayıflatmayı hedeflemektedir.
           Davutoğlu hükümeti, Türk kamuoyu karşısında küçük düşmemek ve hatta iktidarı kaybetmemek için, ABD’nin isteklerine boyun eğmek mecburiyetinde kalabilirdi. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti Devletinin komşuları ile ilişkilerinin düzelmemesi demektir ve ölümcül zararımızadır.
            Bu düzelmeye yüz tutan ve ABD’ye karşı, bizi yalnız bırakmak istemeyen, bölge devletleri için de çok zararlıdır.
            Şimdi sizlere soruyorum.
            Ticaretimizin, turizmimizin, ekonomimizin bitmek üzere olduğu şu günlerde, Komşularımızla ekonomik ilişkilerimizin, düzelmesi mi, doğrudur?
          Yoksa ABD’nin şantajları sonucu, o ülkelerle ilişkilerimizin bir daha düzelmemek üzere, bozuk kalması, ekonomik krize girmemiz mi, daha doğrudur?
            Rezza Saraf’ın ABD’nin elinde olması ve FBI ile iş birliği, Türkiye deki üç beş insanın zararına değil, aksine Tüm Türkiye Cumhuriyeti ve komşularımızın aleyhinedir.
           Sayın okurlarım, her şeyin bize aksettiği gibi olduğunu zannetmiyorum.
         Bu oyun, Türkiye’nin, kendi bölgesinde tamamen yalnızlaştırılması, oyunudur.    
         Ülke çıkarlarını gözeterek muhalefet yapma mecburiyetimiz vardır.
         Hükümetten öç alacağız diye, ABD’nin tetikçiliğini yapmak doğru değildir. Dış ilişkilerimizde yapılan yanlışı fark eden ve düzeltmeye çalışan, Hükümet güç durumda kalmamalıdır.
          Komşularımızla ilişkilerimiz ABD’nin istediği gibi değil, bölge ülkelerinin ve insanlarının istediği şekilde olmalıdır.
          Bilmem anlatabiliyor muyum? İsterseniz birde bu tahmin ettiğim senaryo açısından bakınız olaylara, Tayyip düşmanlığı penceresinden değil. 26/03/2016 ))) Diye yazmışım.
           Şimdi bu yazıma ilaveten şunları söylemek istiyorum.  
          ABD oyununa devam ediyor. Kuyruk acısı bitmiş değildir. Artık sözünü dinlemeyen bir, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı var karşısında.  Onu indirmek istiyor. Onu indirmekle yetinmeyecek. Türkiye ye cezalar verdirmek isteyecek. Halk Bankasının, uluslararası bankacılık işlemlerini engellemek isteyecektir.  
           Diğer taraftan MAN adası olayları da aynı zaman içerisinde servis edilerek Türkiye kaosa sürüklenmek istenmektedir.
            Sakın ola adaletsizlikler ve haksız kazançların üzeri kapatılsın istediğim zannedilmesin.
            Benim suçlularımın cezasının, benim ülkemin adaletinin vermesi gerektiğini söylüyorum.
            Adalet bir gün size de lazım olur dediğimizde, yetkililerin kulaklarını tıkadıklarını, işte bu gün, o güne gelindiğini söylüyorum.  
       O gün bu dosyalar kapatılmasaydı ve Rezza Sarraf ile İran’ın arası düzeltilseydi, Ahmet Davutoğlu kulak şapırdatmasaydı başımıza bunlar gelmezdi. Diyorum.
         Diğer yandan sağımızdaki, solumuzdaki yakınlarımızın, parasal ilişkilerini görmezlikten geldiğimizde o sırça köşkümüzde huzur içinde oturamayacağımızı söylemek istiyorum.
         Milletin 1400 TL ile geçinmeye çalıştığı ülkemde, yukarıda milyon dolarlık haksız kazançların, haksız edinilen servetlerin, uçurumlar yarattığını görmediğinizde, ya da göz yumduğunuzda, kendinizden başka, ülkenize de zararınızın dokunacağınızı söylemek istedim.
         Şimdi ben ve sıradan vatandaşlar ne yapalım size soruyorum? ABD nin ülkem üzerine oynadığı oyunu görmezlikten gelip, onun tetikçileri yanında mı yer alayım?
          Hayır bunu yapamayız. Ama bu ülkemde yapılan haksız kazançların, milyon dolarlık rüşvetlerin de yanında olduğumu göstermesin. Ülkemde adalet işlesin.

         Beni sakın ola yanlış anlamayın efendiler. Adaletsizliklerin hesabını er geç her haramzade verecektir. Adaletin işlemediği ülkeler çöker, yok olur. Allah korusun bende, sizlerde bunu istemezsiniz.       Mehmet Kızılaslan  30/11/2017  

27 Kasım 2017 Pazartesi

ZOR GÜNLER

                                                                   
           Amacım hiçbir kişiyi, ya da kuruluşu, kötülemek, asla değil. Birilerin ekmeğine yağ sürmek te, hiç değil. Yine çözüm yolları göstermek, yine, ne yapılması gerektiğini, anlatmak.
           Ülke ekonomisi ile oynamak isteyenlerin amacı belli. Ülkemizde kaos yaratmak, Kaostan sonra hükümet düşürmek. O boşlukta her türlü emellerine ulaşmak.
          Ülkemde siyasi sorun var mı? Var.
          Adalet sorunu var mı? Var.
          Ekonomik sorun var mı? Var.
          İşsizlik sorunu var mı? Var.
          Sorunları sıralamakla bitmeye bilir. Ama ben gelsem, sen gelsen, ya da senin ya da, benim partim iktidarda olsa, şu geldiğimiz nokta da ne yapılabilir?
         Efendim o kadar çok çok yol var ki, bu durumdan kurtulmak için saymakla bitmez. Diyenleriniz var mı? Var.
         O halde buyurun hep beraber sorun çözelim çare bulalım.
          Yok, biz iktidara geldiğimiz de kendimiz uygulamalarımızla bu sorunların tamamının hakkından geliriz deyip, hiçbir çözüm yolu önermeden sadece eleştirenleriniz olacaktır.
         Bu ülkeyi bu hale biz getirmedik ki. Neden çözüm yolları önerelim diyenleriniz de olacaktır.
        Böyle diyenlerinizi, sadece muhalefet yapmak için konuşanlar olarak ayıracağım. Beyinlerinde, programlarında, olağan üstü günler de, çözüm yolları olmayanlar olarak ayıracağım.
         Dağarcığı boş, kelimelere, sonuçlara, takılıp kalanlar, sebepleri araştırmayanlar, olarak değerlendireceğim.
          Ne diyorsun kardeşim? Diyenleri duyar gibiyim.
          Denmem o dur ki, Ülkem zor günler geçiriyor. Ben buradan bu zorlukların aşılmasında ne yapabilirim diyenler beri gelsin.
          Bir ülke, kocaman bir ailedir. Aile fertlerinin hepsi bu olağan üstü günlerde değil, her gün, aile bütçesine katkıda bulunmak zorundadır. Çalışmak zorundadır.
         Hepimiz hemen,  şu anda, yeniden. Ne yapabiliriz, ne üretebiliriz, hangi kaynaklarımızı değerlendirebiliriz, üretim seferberliğine kalkarak dışarıya ne satabiliriz diye düşünmek zorundayız.
         Millet bunu düşünüp araştırırken, Belediyeler ve Devlet, konut yerine, üretim haneler, fabrika binaları inşa etmeye başlamak zorundadır.
        Tarım ürünlerimizi, hemen tüketilir halden, bir yıl, iki yıl içinde, tüketilebilecek hallere getirmek ve ihracata hazırlamak zorundayız. Doğal kaynaklarımızı işlenmemiş halde ihracat yapmamak, işleyerek satmak zorundayız.
         Ataşelerimiz, konsoloslarımız, dış ülkelerdeki tüm vatandaşlarımız yerli ürünlerimizi tanıtımına soyunmak zorundalar.
         Kurtuluşumuz konut üretmekte değil, acil olarak tarım ürünlerimizi işleyerek, pazarlamaktadır.
         Sanayi ürünleri üreten fabrikalarımızın önünü açmak, onların kapanmalarını önlemekten geçiyor kurtuluşumuzun yolu.
         İş yeri açanlardan, SGK primlerini kaldırmaktan geçiyor kalkınmanın yolu.
         Yabancı mal kullanma hastalığından kurtulup, yerli malı kullanmaktan geçiyor.
         Haydi, Türkiye’m yeniden üretim seferberliği yapalım ve hiçbir daha krizler yaşamayalım.
         Bu aile bizim ailemiz.
         Bu ülke bizim.
          Bu Devlet bizim. Kurtarırsak, sadece biz kurtarabiliriz, başkasından fayda yok.
          Kurtuluşumuz da üretimden geçiyor. Saygılarımla.
                          Mehmet Kızılaslan     2017/11/27


         

13 Kasım 2017 Pazartesi

ÇALIŞAN VE ÇALIŞTIRANLARIN SORUNLARI

                                   
            Bu hafta sonu, 17 Kasım, cuma günü, saat 13 de sevgili kardeşim, Fuat Tütüncüoğlu ile canlı bir sohbetimiz olacak TVDEN de.
            Sevgili kardeşimin bu sohbeti, üç kişi ile yaparsak çok daha uygun olur, dedi. Ben, bencil birisi olduğum için, bir saatlik bir süreyi, ikimizin daha iyi değerlendirebileceğimizi düşünüyorum.
           Dedim ya, ben çok bencil birisiyim. Hem çalıştıran, hem de çok çalışan birisi olarak, o kadar çok sorunların içinde ıslanıyor ve o ıslaklık içinde ala bildiğine çözümler üretebileceğimize inanıyor olduğumdan, bu sohbetin oldukça değişik bir sohbet olacağı kanısındayım.
           İsterseniz bu söyleşide bahis edeceğim bazı konuları, bu yazımda değineyim.
          Çalışmak ve çalıştırmak, bir iş ve üretim meselesidir. Yani çalışmanın olabilmesi için, öncelikle bir üretimin olması ve işin olması gerekmektedir.
          Türkiye’nin en büyük sorunu, işin ve üretimin olmamasıdır.
          İşin olmaması, üretimin olmaması da işçi enflasyonu yaşatmaktadır.
          İşçi enflasyonu ne demek?
          İşçi enflasyonu, İşçilerin, fabrikaların ve iş kurumlarının önünde, işsizlerin, aylarca, yıllarca iş için, bir lokma ekmek için, kuyruklarda beklemesi demektir. Bu ülkenin en büyük sorunudur.
Bu suç oranlarının yükselmesi, hırsızlığın, gaspın, terörün artması demektir. Bu aile faciaları, yuvaların dağılması, çocukların sokaklarda kalması demektir. Bu güvensiz bir ülkeye doğru gitmek demektir.
Bu, iş gücünün beyin gücünün yabancı ülkelere göçü demektir. Çok zor şartlarda yetiştirdiğiniz, o genç beyinleri, insanların ülkemizden kaçması gitmesi demektir.
         Ülkemin asıl sorunu budur. İşçinin bol, iş alanlarının az olmasından kaynaklanmaktadır.
Diğer taraftan, işverenlerin, istedikleri iş gücünü bulamadıklarını da biliyoruz. Bu konu da çok acil konuşulması ve çözülmesi gereken konuların başındadır.
         Üniversitelerin bölümlerine bir bakalım isterseniz. Üretime dair hiçbir bölüm yok. Pazarlama, reklam, halkla ilişkiler, işletme ve hatta uluslar arası ilişkiler bölümleri, neredeyse her ilçede var, ama, iş verenlerin ve ülkemizin ihtiyacı olan üretime dair bölümler ve mesleki eğitimden geçmiş eleman yetiştiren bölümler yok.
         Ülkeyi yönetenler, acil olarak işsizliğimizi, inşaat sektörü ile aşmaya çalışmaktadırlar. Bu da kısır bir döngü yaratmaktadır.
       İnşaat sektörüne bir bakalım öncelikle. İnşaatı ihraç etme şansınız yoktur. Dışarıdan döviz akışını sağlamak için, inşaatlarınızı yabancılara satma halimiz doğru bir çözüm değildir. Bu toprak satışı demektir. Bir ülke toprağını değil, maden cevherlerini bile, dışarıya ham olarak satamaz. İşleyerek çok daha kıymetli bir halde satarsa işsizlik sorununu çözmüş olur.
         Ülkeyi bir aile olarak düşündüğünüzde, ülkenin dışarıya satacak ürünlerinin olması gerekir. Bu ne topraktır, ne binadır ne de işlenmemiş doğal kaynaklardır. Bu nedenle, ya tarım ürünlerinizi işleyerek, ya da sanayi ürünleri imal ederek ihraç etmemiz gerekmektedir.
         Bu ülkemizin kurtuluşu olacaktır. Ülkemiz sanayi devrimini yapamadığı için, tarımsal ürünlerimizi işleyerek satma mecburiyetimiz vardır.
          Devlet, bankalarda yatan 50 000 TL ye kadar paraya garantör oluyorsa, Köylümüzün ürettiği ürünleri işleyecek, fabrikaların kurulmasında, üretime akacak paralara da, garantör olmak zorundadır. Köylerimizde kurulacak halk ortaklığı, fabrikalara yatırım yapacak köylümüzün yatırdığı paralara da garantör olmak zorundadır.  
         Bu neyi getirecek. Köylünün ürettiği ham maddelerin işlenmesini sağlayacak. Köyde iş imkânı yaratacak. Köyden şehre göçü önleyecektir. Tarım ürünlerinin artı değer kazanmış mamul hale gelmişlerinin ihracını sağlayacaktır. Sonuç döviz girdisi ve ülkenin köklü kurtuluşudur.
          Türkiye’nin iş hayatının, işçi ve işveren sorunlarının kökten çözümü de, SGK primlerinin Devlet tarafından ödenmesi ile mümkündür.
          Daha geniş bilgiyi ve köklü çözümler 17 Kasım 2017 saat 13 TV DEN sohbetimizde izleyebilirsiniz.
         Saygılarımla.  Mehmet Kızılaslan  13/11/2017.


6 Kasım 2017 Pazartesi

                                                   ATATÜRK Ü ANLAMADIK
             Kim ne derse desin, kim dilini uzatırsa uzatsın, kim okumadığı halde, eleştirirse eleştirsin, Atatürk bir dehadır. Çağın yetiştirdiği en iyi liderdir.
            Atatürk’ü anlamak, biraz okumak ister, araştırmak ve düşünmek ister. Sadece Atatürkçü derneklere üye olmak, kulaktan dolma laflarla Atatürkçülük yapmak, yetmez. Onun felsefesini anlamak ve somut fillerle sahip çıkmak gerekir.
          İnkılaplarını ya da devrimlerini hepimiz biliyoruz. Cumhuriyet Halk Partisinin oklarını hepimiz tanıyoruz. Ama bir de bu gün yazacağım açıdan değerlendirmeye çalışırsanız sevinirim.
         Atatürk öncelikle bir direnişçidir.
          Yanmış, yıkılmış, teslim olmuş, koca bir devletin, yılgın, üzgün ve yoksul insanlarını, teslim olmamayı öğretmiştir. O direnmeyi öğretmiştir. Yoksulluktan nefesi kokan, her evden ne kadar erkek varsa, ya şehit olmuş, ya da cephelerde kalmıştı. Onlara teslim olmamayı direnmeyi öğretti. Yeniden ayağa kalkmayı öğretti.
         Atatürk çok iyi bir örgütçüydü.
         Örgütlü küçük kuvvetlerin, neleri başarabileceğini gösterdi. Cephede en iyi askerliğin nasıl olacağını gösterirken, haklı, halkın, örgütlü mücadelesinin nelere kadir olabileceğini gösterdi.
        Atatürk gerçek bir devrimciydi.
        Devrimciliğin, şimdiki adını, yenilikçilik olarak değerlendirebiliriz. Bir çoklarınız, bu Devrim kelimesinin düşmanı olabilirsiniz ama Atatürk, alışıla gelmiş, 500 yıllık düşüncenin içinden, Millete, kendisinden başka kurtarıcının olmadığını göstermiştir. Millet, yeniliklere, devrimlere, sahip çıkmış, yeni yaşam koşullarını benimsemiştir.
         Zamanın, satılmış bazı din adamı kılığına girmiş kişileri, devlet adamları sandığımız, kişileri; Yunan askerine karşı gelmemeyi öğretirken, O, Millete zoru gösterdi ve başarmalarını sağladı. Aynı millet verilen fetvalara, yatarak, uyabilirdi ama zoru seçti, Onun öğretilerine değer verdi.            
          Millet kendi geleceğini savaşarak kurdu. Bunu şu anda anlamamız bile çok zordur. Çünkü biz yeni söylemlere, eylemlere bile gerek duymadık.
           Bizler, Atatürkçüler, onu anlatırken kıt aklımızla, genellikle onun felsefesine kötülük yaptık, zarar verdik.
        Atatürk üretkendi.
        Atatürk, ülke insanının yoksulluğunu ve ihtiyaçlarını çok iyi tespit etti. 10 yıl içinde insanımızı üretmeyi öğretti. Yurdun dört bir yanında, yüzlerce fabrika kurdurarak, insanımızı üretmenin onurunu gösterdi. İşsiz ve ekonomik bağımlılığı olan insanların, birilerinin kölesi olarak kalacağını biliyordu. Onları el açar durumda olmalarını engelledi. Alışılmışın dışında endüstriyel üretmeyi öğretti.
           Biz Atatürkçüler, onun felsefesini anlayamadığımız için olsa gerek; onun açtığı tüm fabrikaların yenilenmesini sağlayamadık, kapatılırken direnmedik. Kuru nutuklar attık salonlarda, balolarımıza devam ettik. Yaptıklarımız, Atatürkçülüğe zarar verdi. Başaramadık.
         Örgütlenmedik, armudun sapı ile, üzümün çöpü ile uğraşırken örgütlü azınlıklar yönetimi ele geçirdiler. Onlara el açan koca bir ülke lazımdı. Küçük yardımlarla, yardıma muhtaç bir ülke insanı yaratılırken seyirci kaldık.
          Her köye, yeni imalathaneler kurmaya devam etmemiz gerekirken, her köye, her okula Atatürk heykelleri yaptık. Zarar verdik inandığımız davaya. Her köye yapılan imalathanelerin üzerine Atatürk marangozhanesi, Atatürk demirhanesi, Atatürk imalathanesi yaza bilir, onun üretim seferberliğine devam edebilirdik.
          Atatürkçü zannettiğimiz mantığımızla, Din eğitimine de karşı çıktık. Hâlbuki Atatürk, Türk insanının Dinini çok iyi bilmesini istiyordu.Kuranı kerimin Türkçe anlamını, Elmalı Hamdi Yazır, hocaya kendisi yazdırdı, maaşı ile kendisi dağıttırdı. Bizler liselerde, her okula, ders olarak konmasını sağlaya bilirdik, yapamadık.
         Okulların bölünmesini, gençlerimizin ayrışmalarını, önleyebilirdik. O Tekke ve zaviyeleri kapattı. Bizler her Müslüman çocuğun, Kuranı kerimin, Türkçe anlamını bilerek, yetiştirebilseydik; Tekke ve zaviyelerin kucağına insanımız düşmezlerdi. Tekke ve zaviyeler tekrar açılmazdı. Beceremedik.
         Atatürk sanata ve sanatçıya çok önem verirdi. Her öğrencimizi liseyi bitirene kadar ilgilendiği bir mesleğin, ana kurallarını, temel bilgilerini verebilseydik, üretmenin onurunu aşılayabilseydik, kendisine güvenen gençlerimiz, mesleki eğitimden kaçmazlardı. Yapamadık.
         Hasılı biz Atatürk’ü anlayamadık. Anlayamadığımız felsefeyi gerektiği gibi, anlatmamız ve anmamız mümkün olmayacaktır.
       Biz Atatürkçüler, Atatürk ilkelerini yeniden günümüze uyarlamamız gerekli.  Onun felsefesini anlamanın zamanı geçmeden, neleri yanlış yaptık,  karar vermemiz gerekli. Saygılarımla.
                          Mehmet Kızılaslan  06-11-2017
         

        

2 Kasım 2017 Perşembe

İYİ PARTİ GERÇEKTEN İYİ GELECEK Mİ?

                                       
                  Adının iyi olması, dileklerimizin iyi olması herhangi bir şeyi iyi etmez.  Dualarımızın iyi olması ise, Allah katında hayırlı olacaksa niyetlerin iyiliğinden dolayı sonucu iyileştirir belki.. Hani deriz ya “Niyet iyi ise akıbet iyi olur”diye, onun gibi bir şey.
                 Bir partinin, diğerlerinden farklı olup olmadığına öğrenmek isterseniz, programına bakarsınız. Programında üretime dair köklü çözümler var sa, ve gerçekten farklı çözümler üretebilmişlerse,  ta, başından, dersiniz ki ”Bu parti benim ülkem için gerçekten iyidir.”
               Bu parti, yoksul halkımın, işsiz milletimin ilacıdır. Üretimin önü açılacak ve bende iş bulacağım aş bulacağım. Bu seçimlerde ona oy vereyim dersiniz.
               Program önümde, hiçbir kimse darılmasın, kırılmasın bana bir cümle bulsunlar üretimin önünün açılacağına ve nasıl açacaklarına dair, farklı bir parti kuruldu diyeyim.
              Programlarında uluslararası ilişkilerde ki siyasetlerinin ne olacağına bakıyorum. Hani vardı ya Kenen Evrenin darbe yaptığı zaman, radyodan “Nato’ya ve Sento’ya bağlıyız” demişti ya aynı onun dediği gibi, yazmışlar programlarına; Natoya övgüler yağdıran bir paragrafı okuyorum. Sanki ABD ve onun emrindekilere, bağlılık yemini gibi programları.
             Yolsuzlukla mücadele bölümüne bakıyorum, yuvarlak cümleler. Bana diye biliyor musunuz, “parayı kayıt altına alacağız” diye yeni bir söz? Böylesi bir çözüm sizin terörle de, yolsuzlukla da, rüşvetle de, mücadelenizi kesin çözüme götürür. Hem de 6 ay gibi bir kısa sürede.
             Güney doğu sorununa gelince muallak ta yuvarlak cümleler. Diye biliyor musunuz, güneydoğuda üretim haneleri devlet açacak, yeni iş alanları yaratılacak diye.
             Dış güvenlik konusunda da bir şey yok. “Bütün savunma sistemlerimizi biz kendimiz kuracağız. Dışarıya muhtaç olmayacağız.” O fabrikaları da biz ülkemizde kurduğumuzda, hem işsizliği ortadan kaldıracağız, hem de savunma sanayimizi güçlendireceğiz diye biliyormusunuz?
            Milli güvenlik konusunda ise, milli güvenlik akademisi kurulacakmış. Sivil toplum kuruluşları, kamu güvenliği konusunda bilinçlendirilecekmiş. Diye biliyor musunuz, “Milli güvenlik ve Askerlik dersi liselerde mecburi hale getirilecek” diye yeni bir söyleminiz var mı? Yok.
            Ekonomi konusu da tek düze ve vasat. Diye biliyor musunuz, “Siyasetçileri, ekonomik çıkar çevreleri ile bağılarını keseceğiz. Vekillerin ticaretle ilgilenmelerini yasaklayacağız”
            Sanayi politikalarına gelince, O dediğiniz bölge yatırım ajansları zaten tek merkezde toplanmış durumda. “Bölge kalkınma ajansında, projesi onaylanmış arazilerde, imar izni yüzde 5 den yüzde otuza, otomatik olarak çıkarılacak diye bir söyleminiz var mı? Yok.
            Kamu maliyesi konusunda, Etkin vergi denetiminden bahsediyorsunuz. Yazık, zaten üretenin sırtında vergi yükü, kambur durumda. Yirmi defa yapılandırılsa da ödenemez durumda. “vergiyi tek kaleme indireceğiz harcayan sadece yüzde 10 ödeyecek. Tüm vergileri kaldırıyoruz. Parayı kayıt altına alınca bu gerçekleşecek diye söyleminiz var mı? O da yok. Vurun abalıya sizlerde bakalım.  
             Sizin hakkınızda iyi şeyler yazmak isterdim. Ne yazık ki sadece niyetlerinizin iyi olduğuna inanmak istiyorum. Ama söylemlerinizde yoksa nasıl uygulama imkanı bulacaksınız merak ediyorum. Saygılarımla.              Mehmet Kızılaslan 2017/11/02